
Filmlerinde yarattığı kendine özgü karakterler, popüler kültür referansları ve sinemasal fetişleriyle benzersiz bir anlatı dili kuran Quentin Tarantino, Soysuzlar Çetesi ile hem kendi sinemasının sınırlarını genişletiyor hem de tarihsel bir anlatıyı tamamen Tarantinovari bir evrene dönüştürüyor. Yönetmen, önceki filmlerinde çoğunlukla kendi hayal gücünün ürünü karakterleri merkeze alırken, bu kez Hitler, Goebbels ve Churchill gibi tarihin gerçek figürlerini kurmacanın içine çekerek onları alternatif bir tarihin oyuncularına dönüştürüyor.
Film, hem bir savaş filmi hem de bir Tarantino filmi izleyeceğimizi ilan eden nefes kesici çiftlik sekansıyla açılıyor. Ardından soykırımın ve savaşın karanlık atmosferinde dolaşırken, klasik savaş filmlerinin kahramanlık mitlerinden ve ahlaki nutuklarından bilinçli olarak uzak duruyor. Tarantino için savaş, tarihsel bir gerçeklikten çok sinemanın yeniden yazabileceği bir anlatı alanına dönüşüyor. Dengeli şiddet kullanımı, unutulmaz diyalogları, kara mizahı ve yönetmenin imzası hâline gelen sinemasal fetişleriyle Soysuzlar Çetesi, alternatif tarihin en çarpıcı örneklerinden biri olmayı başarıyor.
Filmin sonunda Aldo Raine'in esir bıraktığı Nazi subayının alnına kazıdığı gamalı haç, yalnızca karakterin adalet anlayışını değil, silinmesi mümkün olmayan bir izi de simgeliyor. Aynı sahneyi Tarantino'nun kendi kariyeri üzerinden okumak da mümkün. Nasıl Aldo ardında ömür boyu taşınacak bir işaret bırakıyorsa, Tarantino da her filmiyle sinema tarihine benzer biçimde silinmeyecek izler kazıyor. Aldo'nun kameraya dönüp dördüncü duvarı kırarak söylediği "I think this just might be my masterpiece." cümlesi ise yalnızca karakterin değil, yönetmenin de seyirciye yaptığı bilinçli bir göz kırpma gibi okunabilir. Bu yüzden Soysuzlar Çetesi, yalnızca Tarantino'nun en özgüvenli filmi değil, aynı zamanda filmografisinin zirvesine aday en güçlü eserlerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Yorumlar