3/3

Karamazovi

Çek bir tiyatro topluluğu, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler romanından uyarladıkları oyunu sahnelemek üzere Polonya'daki bir çelik fabrikasına gider. Provalar ve gösteri boyunca romanın suç, ahlak, ceza ve baba-oğul ilişkileri üzerine kurulu temel temaları sahneye taşınırken, fabrikada çalışan işçilerden biri kendisini oyunun içinde bulmaya başlar. Böylece gerçek ile kurgu arasındaki sınırlar giderek belirsizleşir.

Oyunun geleneksel bir tiyatro sahnesi yerine bir fabrikanın soğuk ve endüstriyel atmosferinde sergilenmesi, bu iç içe geçiş için son derece uygun bir zemin hazırlar. Çelik üretiminin mekanik ve ruhsuz dünyası ile Dostoyevski'nin insan ruhunu didik didik eden anlatısı arasında çarpıcı bir karşıtlık kurulur. Film, tiyatro ile sinemanın olanaklarını ustalıkla birleştirirken, seyirciyi de pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp anlatının bir parçası hâline getirir.

Sahnedeki kurmaca, gerçek hayatta yaşanan trajik bir olayla karşı karşıya kaldığında büyüsünü yitirir; tiyatronun güvenli alanı yerini yaşamın acımasız gerçekliğine bırakır. Böylece Karamazovi, yalnızca Karamazov Kardeşler'ni sinemaya uyarlayan bir film olmaktan çıkar; Dostoyevski'nin bugün hâlâ neden bu kadar sarsıcı olduğunu gösteren bir yapıta dönüşür. Filmin sonunda geriye şu soru kalır: Sanat gerçekten insanı dönüştürür mü, yoksa ancak kendi acımız ona dokunduğunda mı anlattıklarını anlayabiliriz? Karamazovi, bu soruya kesin bir cevap vermese de sanat ile yaşam arasındaki sınırın sandığımız kadar belirgin olmadığını etkileyici bir biçimde hissettirir.



Let the Right One In

Vampir mitine son yıllarda yapılan ve onu romantik bir fanteziye dönüştüren yorumlardan, özellikle de Twilight sonrasında oldukça uzaklaşmıştım. Fakat İsveç yapımı Let the Right One In, vampir mitine olan inancımı yeniden tazeledi. Tomas Alfredson, vampirliği bir süper güç ya da romantik bir lanet olarak değil; ölümsüzlüğün beraberinde getirdiği sonsuz yalnızlığın metaforu olarak ele alıyor. Yönetmen, bu yalnızlığı İsveç'in karla kaplı, donuk atmosferiyle bütünleştirerek 12 yaşındaki Eli'nin bedenine hapsediyor.

Filmin en çarpıcı yanı ise vampir hikâyesini aslında bir büyüme ve yalnızlık öyküsüne dönüştürmesi. Oskar ile Eli'nin ilişkisi, klasik bir aşk hikâyesinden çok, toplum tarafından dışlanmış iki çocuğun birbirinde sığınacak bir liman bulmasını anlatıyor. Bu yüzden filmdeki korku unsurları hiçbir zaman karakterlerin önüne geçmiyor; asıl ürpertici olan, sonsuza kadar çocuk kalmaya mahkûm birinin yaşadığı varoluşsal yalnızlık.

Alfredson'un minimalist anlatımı, uzun sessizlikleri ve karlar altındaki Stockholm banliyösünü neredeyse bir karaktere dönüştüren görsel dili, filme benzersiz bir melankoli kazandırıyor. Let the Right One In, yalnızca son yılların en başarılı vampir filmlerinden biri değil; aynı zamanda çocukluk, yalnızlık ve aidiyet üzerine kurulmuş en dokunaklı fantastik filmlerden biri.



Tokyo

Michel Gondry, Leos Carax ve Bong Joon-ho... Bu üç yönetmenin adını yan yana görmek bile sinemaseverler için başlı başına bir heyecan sebebi. Dolayısıyla böylesine farklı sinema dillerine sahip üç auteur'ün aynı projede buluşması, Tokyo'yu daha ilk andan merak uyandıran bir filme dönüştürüyor.

Michel Gondry, açılış bölümünde Tokyo'nun yorucu iş ve yaşam temposu içinde ayakta kalmaya çalışan genç bir çifti anlatıyor. Kentin birey üzerindeki baskısını, Gondry'ye özgü sürreal dokunuşlarla işlerken, kendini bulmaya çalışan genç kadının hikâyesini modern yaşamın yabancılaştırıcı etkisine dönüştürüyor. Yönetmenin hayal gücü, Japon kültürüyle buluşunca daha da özgürleşiyor.

İkinci bölümde Leos Carax, Tokyo'nun lağımlarından çıkan gizemli "Merde" karakteriyle modern kente adeta anarşist bir bomba bırakıyor. Kentlileri taciz eden, anlaşılmaz bir dil konuşan ve hiçbir kurala boyun eğmeyen bu tuhaf figür, Carax sinemasının kaotik ruhunu ve toplumun ötekileştirdiği her şeye duyduğu ilgiyi yansıtıyor.

Finalde ise Bong Joon-ho, kamusal hayattan tamamen çekilmiş bir hikikomori'nin, hoşlandığı genç kadın sayesinde yeniden dış dünyayla temas kurmasını anlatıyor. Ancak yönetmen, bu kişisel uyanışı Tokyo'yu sarsan bir depremle kesintiye uğratarak bireysel yalnızlık ile toplumsal kırılganlığı aynı potada eritiyor.

Üç yönetmenin anlatım biçimleri birbirinden tamamen farklı olsa da ortak bir noktada buluşuyorlar: Tokyo, burada yalnızca bir şehir değil; insanı dönüştüren, içine çeken, yabancılaştıran ve kimi zaman da yeniden doğmasına neden olan yaşayan bir organizma olarak resmediliyor. Tokyo, bu yönüyle yalnızca üç kısa filmin toplamı değil, modern metropole yazılmış çok sesli bir sinema mektubu.


Yorumlar