Sinemanın ve yaratıcılığın asıl gücü, milyar dolarlık stüdyoların ezbere formüllerinde değil, bazen evindeki odasında tek başına oturan 16 yaşındaki bir gencin hayal gücünde saklıdır. Kane Parsons’ın (YouTube’daki adıyla Kane Pixels) ürettiği ve internetin kolektif korkusuna dönüşen Backrooms kısa filmleri bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Henüz reşit bile olmayan bu dijital yaratıcının vizyonu, A24’ün dikkatini çekince ortaya sinema tarihinin en genç yönetmenlerinden birinin ilk büyük uzun metrajı çıktı.
Peki 29 Mayıs 2026’da vizyona giren The Backrooms, internette doğan o çiğ, kuralsız ve tekinsiz ruhu koruyabiliyor mu? Yoksa uzun metraj sinemanın anlatı refleksleri tarafından daha tanıdık bir korku deneyimine mi dönüşüyor?
Bilinçaltının Sarı Koridorları
Sinema tarihi bize bodrum katlarının, tavan aralarının ve nereye çıktığı belli olmayan geçitlerin hiçbir zaman yalnızca fiziksel mekânlar olmadığını öğretmiştir. Özellikle Lynch ve Kubrick sinemasında bu alanlar çoğu zaman bastırılmış travmaların, bilinçaltının ve yüzleşmekten kaçılan anıların mekânsal karşılığına dönüşür.
Kane Parsons da ilk uzun metrajında bu geleneğe yaslanıyor. İflasın eşiğindeki mobilyacı Clark ve terapisti Mary üzerinden kurulan hikâyede mağazanın bodrumundan açılan sonsuz sarı koridorlar, internet kültürünün meşhur "liminal space" estetiğini sinema perdesine taşıyor. Tanıdık ama bir o kadar tekinsiz, zamansız ve yönsüz olan bu mekânlar yalnızca alternatif bir evren değil; karakterin zihinsel dehlizlerine dönüşüyor.
İşte filmin en cesur ama aynı zamanda en tartışmalı tercihi de burada başlıyor.
Bilim Kurgudan Psikolojik Korkuya
İnternette doğan orijinal Backrooms evreni özünde psikolojik değil; bilim kurguya ve kozmik korkuya yaslanan bir fikirdi. Kane Parsons’ın YouTube serisinde Backrooms; deneyler, alternatif boyutlar ve fizik kurallarındaki kırılmalar üzerinden inşa edilen, insan zihninden bağımsız bir gerçeklik olarak sunuluyordu. Korku, karakterlerin travmalarından değil, evrenin kendisinin bozuk olmasından doğuyordu.
Film ise ekseni belirgin biçimde değiştiriyor.
Clark’ın psikolojisi ve terapi süreci merkeze yerleştirildikçe Backrooms, alternatif bir gerçeklik olmaktan çok karakterin iç dünyasını yansıtan bir alegoriye dönüşüyor. Böylece internetin anonim kozmik korkusu, daha tanıdık ve dramatik bir psikolojik korkuya evriliyor.
Bu tercih filmin zayıf olduğu anlamına gelmiyor; ancak artık anlattığı şey aynı Backrooms değil.
Ustaların Gölgesinde Bir Sinema Kokteyli
Teknik açıdan bakıldığında The Backrooms, vizyon sahibi genç bir yönetmenin elinden çıktığını her sahnesinde hissettiriyor.
Mekânların mantık dışı organizasyonu ve rüya mantığı David Lynch’i, sarı duvarların ardındaki organik çürüme ve yaşayan mekân hissi David Cronenberg’i, Kane’in YouTube’dan taşıdığı found footage estetiği ise dijital çağın amatör görüntü kültürünü çağrıştırıyor.
Film bu referansları ustaca harmanlıyor; ancak tam da bu nedenle zaman zaman kendi sesini geri plana itiyor.
Burada akla ister istemez The Substance geliyor. O film de görsel cesaretiyle dikkat çekmiş, fakat Kubrick, Cronenberg ve Carpenter’ın gölgelerinden tamamen kurtulamamıştı. The Backrooms da benzer biçimde etkileyici bir atmosfer kurmasına rağmen, sinema tarihinin iyi bildiği estetiklerin dışına çıkmakta zorlanıyor.
İnternet Ruhu ile Sinema Anlatısı Arasında
Filmin en temel gerilimi ise internet fenomenlerini uzun metraj sinemaya uyarlamanın doğasında yatıyor.
Orijinal Backrooms creepypasta'sında ne belirgin bir kahraman ne de klasik anlamda bir hikâye vardı. O videoları izleyen kişi, kaybolan karakterin ta kendisiydi. Korku anonim, sahipsiz ve açıklanamazdı.
Uzun metraj sinemaysa karakter ister. Motivasyon ister. Dramaturji ister.
İşte tam bu noktada film bizi Backrooms'un kurbanı olmaktan çıkarıp Clark’ın psikolojik yolculuğunu izleyen dış gözlere dönüştürüyor.
Belki de bu yüzden internetin ürettiği o açıklanamaz kozmik korku, sinema salonunda daha anlaşılır ama daha güvenli bir korkuya dönüşüyor.
Son Söz
The Backrooms, henüz yirmili yaşlarının başındaki Kane Parsons’ın Lynchvari rüya mantığını, Cronenbergimsi mekân deformasyonunu ve internet estetiğini tek potada eritebilmesi açısından son derece etkileyici bir ilk uzun metraj.
Ancak filmin en büyük paradoksu da burada yatıyor.
İnternette bizi korkutan şey, Backrooms’un kimseye ait olmamasıydı. Ne bir travmanın metaforuydu ne de bir karakterin bilinçaltı. O, evrenin herhangi bir yerinde açılmış anlamsız bir yarıktı.
Film sonunda Backrooms’u açıklamıyor belki; ama onu kişiselleştiriyor. Oysa internet efsanesinin asıl gücü tam tersiydi. Kimseye ait değildi. Bu yüzden de hepimize aitmiş gibi hissediliyordu.
Ortaya çıkan sonuç etkileyici bir psikolojik korku filmi olabilir; fakat bu süreçte Backrooms'u internet kültürünün en tekinsiz mitlerinden birine dönüştüren anonim, kozmik ve açıklanamaz dehşetin bir kısmı da ister istemez evcilleşiyor.





Yorumlar