Melankolinin Lojistiği ve Güvenli Mesafe Aşkları: Past Lives (2023) 'ta Arzunun Ortaklığı

Past Lives, sinema salonlarından ödül mekanizmalarına kadar uzanan çizgide, seyircisine "kaçırılmış fırsatların" ve "yaşanmamış hayatların" evrensel melankolisini vaat eden bir yapım olarak karşılandı. Film, Kore kültüründeki In-Yun kavramını arkasına alarak iki çocukluk arkadaşının yirmi dört yıla yayılan ayrılığını minimalist ve olgun bir anlatımla ele alıyor. Ancak filmin pürüzsüz estetiğinin altı kazındığında ortaya çıkan şey, büyük bir aşk hikâyesinden çok, son derece hesaplı kurulmuş bir duygusal düzen oluyor.

Buradaki sorunum filmin anlattığı hikâye değil. Sevdiği adamla evlenmiş bir kadının, çocukluğundan beri kendisini seven başka bir adamla yıllar sonra yeniden karşılaşmasını anlatmakta hiçbir sakınca yok. İnsan ilişkileri zaten çoğu zaman çelişkiler, yarım kalmış duygular ve ertelenmiş arzular üzerine kuruludur. Benim itirazım, filmin bu durumu dramatik olarak yeterince inşa edememesine. Past Lives, bana göre karakterlerinin yaşadığı duyguları anlamamızı sağlıyor; fakat aynı yoğunlukta hissettiremiyor.

Nora'nın Pragmatiği ve Filmin Biçimi

Filmin en güçlü taraflarından biri, aslında biçimiyle karakteri arasındaki paralellik.

Nora, hayatını sürekli yeniden organize eden, kararlarını büyük ölçüde rasyonel zeminde alan bir karakterdir. Ailesi o çocukken Amerika'ya göç etmiştir, adı değişmiş ve kariyerini kurmuştur. Arthur'la istikrarlı bir hayat inşa eder. Bunların hiçbiri problem değildir; aksine film, modern göçmenin kimliğini yeniden kurma sürecini başarılı biçimde resmeder.

İlginç olan ise filmin de Nora gibi davranmasıdır.

Senaryo, seyircinin nerede hüzünleneceğini, hangi bakışın ne kadar melankoli üreteceğini, hangi sessizliğin nasıl çalışacağını neredeyse matematiksel bir hassasiyetle hesaplar. Hiçbir sahne kontrolünü kaybetmez. Hiçbir karakter gerçekten taşmaz. Duygular sürekli düzenlenir, dengelenir ve güvenli sınırlar içinde tutulur.

Bu yüzden Past Lives, yalnızca Nora'yı anlatan bir film değildir; aynı zamanda Nora gibi davranan bir filmdir.

Doğu ile Batı Arasında Sıkışmış Bir Alegori

Filmin düşünsel katmanı ise oldukça güçlüdür.

Nora'nın adını değiştirmesi, İngilizce yazan bir oyun yazarı hâline gelmesi ve Amerika'da kurduğu hayat; Hae Sung'un ise Kore'de kalması, geçmişiyle bağını koruması ve çocukluk hafızasını canlı tutması, modern Güney Kore'nin Doğu ile Batı arasında bölünmüş kimliğine dair başarılı bir alegori oluşturur.

Hatta filmin en güçlü okuması belki de tam burada ortaya çıkar. Nora yalnızca bir karakter değil; Batı'ya yönelmiş Kore'nin temsilidir. Hae Sung ise geride bırakılmış geçmişin, hafızanın ve köklerin cisimleşmiş hâlidir.

Film bize Nora'nın iki kimlik arasında sıkıştığını söylüyor; fakat bunu yaşatan dramatik deneyimi yeterince kurmuyor. Nora'nın hangi iç eksiklik nedeniyle yıllar sonra Hae Sung'la yeniden temas kurduğu sürekli ima ediliyor ama hiçbir zaman dramatik olarak inşa edilmiyor. Göçmenliğin yarattığı aidiyet krizine mi dönüyor? Çocukluğunu mu özlüyor? Kaybettiği kimliğini mi arıyor? Yoksa gerçekten Hae Sung'u mu seviyor?

Film bütün ihtimalleri aynı anda işaret ediyor; fakat hiçbirini tam anlamıyla derinleştirmiyor. Bu yüzden filmin düşünsel katmanı, duygusal katmanından daha güçlü çalışıyor. Alegoriyi kolayca okuyabiliyoruz; fakat dramatik deneyim aynı derinliği üretmiyor.

Bu nedenle Hae Sung bazen yaşayan bir karakterden çok, Nora'nın geçmişini temsil eden bir metafor gibi duruyor.

In-Yun ve Arzunun Güvenli Mesafesi

Filmin bu duygusal statükoyu meşrulaştırmasının en önemli araçlarından biri de In-Yun kavramıdır. Film, bu kavramı iki karakter arasındaki metafizik bağın açıklaması olarak kullanır. Ancak Nora'nın Arthur'a bu kavramı anlatma biçimi bile, In-Yun'un Batı'da onun kültürel kimliğine egzotik ve derinlikli bir anlam kazandıran anlatılardan biri hâline geldiğini düşündürüyor.

Ne var ki dramatik düzlemde In-Yun, karakterlerin iç çatışmasını büyütmekten çok, onların birbirlerine duyduğu arzuyu şiirselleştiren bir çerçeveye dönüşür. Oysa filmin gösterdiği şey kaderin kaçınılmazlığından çok, arzunun ancak mesafe sayesinde yaşayabilmesidir.

Nora ile Hae Sung'u birbirine bağlayan şey belki de geçmiş yaşamlar değil; birbirlerini hiçbir zaman gündelik hayatın sıradanlığı içinde tüketmemiş olmalarıdır. Bu açıdan bakıldığında In-Yun, mistik bir hakikatten çok, güvenli mesafede tutulan arzunun estetik gerekçesi hâline gelir.

Güvenli Mesafe Aşkları

Hae Sung'un yaşadığı özlem çok daha görünürdür. O, geçmişini bırakmamış, çocukluğunu idealize eden ve kaybettiği ihtimalin yasını tutan biridir.

Nora'da ise aynı yoğunluğu bulmak güçleşiyor.

Film, onun neden yeniden Hae Sung'a yöneldiğini seyircinin tamamlamasını bekliyor. Film bu soruyu bilinçli olarak cevapsız bırakıyor olabilir; ancak bu tercih, gizemi büyütmekten çok dramatik motivasyonu zayıflatıyor. Bu yüzden New York'taki karşılaşmalar, yaşanmış bir duygunun zorunlu sonucu olmaktan çok, filmin üretmek istediği melankolinin gereği gibi hissettiriyor.

Sorun, karakterlerin ahlaki tercihlerinde değil; anlatının bu tercihlerin duygusal bedelini yeterince görünür kılamamasında.

Sonuç

Eleştirmenlerin büyük kısmı Past Lives'ı gürültülü melodramlardan uzak duran olgun bir başyapıt olarak değerlendirdi.

Ben ise filmin asıl probleminin tam da bu kontrollü yapısında olduğunu düşünüyorum.

Film güçlü bir alegori kuruyor. Göçmenlik, kimlik, aidiyet ve geçmiş üzerine düşünsel olarak oldukça sağlam bir çerçeve oluşturuyor. Oyunculuklar başarılı, görüntü yönetimi etkileyici ve yönetmenlik son derece rafine.

Fakat bütün bu kusursuz yapı içinde duygular fazla organize ediliyor.

Past Lives bana göre duygunun sonucunu gösteriyor; fakat o duyguyu doğuran dramatik süreci aynı güçte kuramıyor.

Belki de bu yüzden film, büyük bir aşk hikâyesi olmaktan çok, iyi planlanmış bir duygusal muhasebe olarak aklımda kaldı. Çünkü sinemada melankoli yalnızca iyi yazılmış bir fikir değil, seyircinin bedensel olarak hissettiği bir deneyimdir. Past Lives ise bana bu deneyimden çok onun estetik tasarımını sundu.

Yorumlar