Bilim kurgu artık yalnızca fikirlerin serbestçe dolaştığı bir tür değil; büyük bütçelerin, küresel izleyicinin ve veri odaklı üretim modellerinin kesişim noktasında şekillenen bir anlatı rejimi. Bu dönüşüm, türün temel gerilimini belirginleştiriyor: imza film ile formül film arasındaki ayrım.
Bir yanda tek bir fikri merkezine alarak çalışan filmler var. The Martian bu hattın daha mühendislik odaklı örneği. Hikâye tek bir problem etrafında döner: insan zekâsı ekstrem koşullarda nasıl hayatta kalır? Film, bu problemi sürekli yeniden kurarak ilerler. Bu sadelik bir zayıflık değil, yapısal bir tercih haline gelir. İzleyici, anlatıyı bir “sistem” gibi deneyimler.
Diğer yanda ise Arrival ve Interstellar gibi filmler bulunur. Bu yapımlar tek bir bilimsel problemi değil, bir ontolojik soruyu merkezine alır: dil algıyı nasıl kurar, zaman nasıl deneyimlenir, insan bilinci nerede başlar ve biter? Burada bilim kurgu bir araç değil, doğrudan düşüncenin kendisidir. Hikâye, fikrin sınırlarına kadar zorlanır ve izleyicide kalıcı bir zihinsel iz bırakır.
Project Hail Mary ise bu iki yaklaşım arasında hibrit bir yerde durur. Bilimsel problem çözme ritmini korur, duygusal bağ kurar ve ilk temas fikrini kullanır. Ancak bunu tek bir baskın fikir etrafında sertleştirmek yerine farklı türlerin güçlü yönlerini bir araya getirir. Bu da filmi teknik olarak akıcı, fakat kimlik olarak daha dağınık hale getirir.
Dışarıdan bakıldığında film oldukça “işleyen” bir sistemdir. Ama içsel olarak tekil bir fikir ağırlığı hissi üretmez. Çünkü her şey sürekli olarak uzlaştırılır: duygu ile bilim, kriz ile umut, yabancılık ile yakınlık.
Sorun yalnızca anlatı değil, dünya görüşü
Filmin asıl kırılma noktası burada başlar. Çünkü Project Hail Mary yalnızca bir bilim kurgu hikâyesi anlatmaz; aynı zamanda insanlığa dair bir varsayım kurar. Bu varsayım şudur:
İnsanlık, yeterince büyük bir krizle karşılaştığında kendi iç çelişkilerini aşar ve rasyonel bir birlik üretir.
Film boyunca gördüğümüz dünya bu varsayımı desteklemek için sadeleştirilmiştir. İnsanlığın teknik kapasitesi sınanır, fakat politik ve tarihsel çelişkileri neredeyse tamamen görünmez kılınır.
Küresel kaynak savaşları yoktur.
Büyük şirket rekabeti yoktur.
Jeopolitik çıkar çatışmaları yoktur.
Krizin eşitsiz dağılımı yoktur.
Sömürü ilişkileri yoktur.
Geriye kalan şey, çözülmesi gereken büyük bir teknik problem ve onu çözmeye çalışan iyi niyetli bilim insanlarıdır. Türün modern edebiyattaki kurucusu Andy Weir’ın açtığı bu yol, sinema literatüründe "yetkinlik pornografisi" (competence porn) olarak adlandırılan yeni bir steril hazzı üretir. Karakterler ideolojik ya da varoluşsal krizlerle boğuşmaz; sadece önlerindeki pratik, mühendislik problemlerini sırayla çözerler. Bu rasyonel akış, izleyiciyi insanlığın karanlık yönleriyle yüzleşmenin yaratacağı zihinsel huzursuzluktan korur.
Grace’in zorla uzaya gönderilmesi dışında sistematik bir “kötülük” neredeyse yoktur. Stratt’ın otoriterliği bile etik bir tartışma üretmekten çok, hikâyeyi ilerleten fonksiyonel bir araç gibi çalışır. Burada film, örtük bir "aydınlanmacı mutlakiyet" fantezisi kurar: Kriz o kadar büyüktür ki, demokrasi, etik ve insan hakları birer lükse dönüşür; rasyonel bir tiranlık insanlığın tek kurtuluş yolu olarak meşrulaştırılır ve bu durum hikâye evreninde hiç sorunsallaştırılmaz.
Bu nedenle film, insanlığı bir tarihsel özne olarak değil, bir mühendislik ekibi olarak düşünür.
Rahatsız edici iyimserlik
Filmin en kritik tercihi şudur: kriz büyüdükçe insanlık daha iyi hale gelir.
Oysa insanlık tarihi çoğu zaman bunun tersini söyler. Kriz dönemleri aynı zamanda rekabetin, eşitsizliğin ve tahakküm ilişkilerinin yoğunlaştığı anlardır. Bu bağlamda Rocky ile Grace arasındaki ilişki de sadece bir “ilk temas” hikâyesi değildir. Aynı zamanda ideolojik bir temennidir:
Yeterince akıllı iki canlı karşılaşırsa, önce işbirliği yapar.
Ama film, bu karşılaşmanın tarihsel olarak daha olası alternatiflerini hiç düşünmez. Güç ilişkisi, sömürü, kaynak tekelleşmesi ya da kültürel tahakküm gibi ihtimaller anlatının dışında bırakılır.
Bilim kurgunun kurucu dehalarından Stanislaw Lem’in Solaris veya Fiasco’da altını çizdiği, "gerçekten yabancı olanla bağ kurmanın ontolojik imkansızlığı" veya antropolojik körlük, bu anlatıda tamamen bypass edilir. Rocky, radikal bir öteki veya zihni felç eden yapısal bir bilinmez (Arrival’daki gibi) değildir; sadece farklı bir dilde konuşan, iyi niyetli bir "öteki mühendistir". Dolayısıyla bu ilk temas, gerçekçi bir karşılaşmadan çok, evrensel bir rasyonalizm illüzyonuna hizmet eden sterilize edilmiş bir insanlık idealidir.
İki eksen arasında bilim kurgu
Bugün bilim kurgu iki eksen arasında sıkışmış durumdadır:
Bir eksen, tek bir fikri sonuna kadar zorlayan imza filmler üretir. Diğer eksen ise birden fazla fikri güvenli bir şekilde harmanlayan, geniş kitlelere hitap eden konforlu yapılar üretir.
Project Hail Mary ikinci eksene daha yakındır. Çalışır, akıcıdır, tatmin edicidir. Ama zihinde tek bir sert fikir izi bırakmak yerine, çok sayıda yumuşatılmış fikir bırakır.
Sonuç
Sonuçta mesele “iyi ya da kötü film” meselesi değildir. Mesele şudur:
Bilim kurgu artık sadece geleceğini hayal etmiyor, aynı zamanda insanlığın kendisini nasıl hayal etmeyi seçtiğini de belirliyor.
Project Hail Mary bu hayali umutlu, teknik ve güvenli bir çerçevede kuruyor. Fakat bedeli şu oluyor: insanlığın karanlık tarihini, politikasını ve sosyolojisini dışarıda bıraktığı ölçüde, sunduğu umut da biraz konforlu bir fanteziye dönüşüyor. Ve belki de bu yüzden film, güçlü bir bilim kurgu olmasına rağmen, zihinde kalıcı bir “tekil fikir şoku” yaratmak yerine, güvenli bir iyimserlik hissiyle kapanıyor.




Yorumlar