The Drama ilk bakışta modern bir ilişki filmi gibi davranıyor. Düğün arifesinde bir çift, yakın arkadaşlar, hafif gergin ama sıcak bir atmosfer… Film bilinçli olarak seyirciyi tanıdık bir romantik dram evrenine sokuyor. Çünkü vurucu olan şey, hikâyenin nerede başladığı değil, nerede raydan çıktığı.
Emma (Zendaya) ve Charlie (Robert Pattinson) düğünlerine haftalar kala oldukça “normal” görünen bir çift. Film başta bunu özellikle vurguluyor: birlikte konuşabilen, geçmişi olan, oturmuş bir ilişki hissi veren iki insan. Ama bir akşam arkadaş ortamında oynanan masum görünümlü bir oyun her şeyi değiştiriyor. “Hayatında yaptığın en kötü şeyi anlat.”
The Drama tam olarak bu fikri parçalayarak ilerliyor.
Çünkü filmde mesele itirafın kendisinden çok, o itiraftan sonra artık hiçbir şeyin eski anlamını koruyamaması. Emma’nın açıkladığı sır, yalnızca geçmişe dair karanlık bir bilgi değil; Charlie’nin bütün ilişki hafızasını yeniden düzenleyen bir virüs gibi çalışıyor. Film bu yüzden sırrı finalde patlatmıyor. Yaklaşık ilk 20 dakikada masaya koyuyor ve geri kalanını “bu bilgiyle yaşamaya çalışma” üzerine kuruyor.
Bu tercih filmi klasik bir gerilimden ayırıyor. Burada gizem “ne oldu?” değil. Asıl soru şu:
Bir insan hakkında fazla şey öğrenmek, onu gerçekten tanımak anlamına gelir mi?
Charlie’nin yaşadığı kriz tam da burada başlıyor. Çünkü Emma’nın anlattığı şeyden sonra artık geçmişteki her an şüpheli hale geliyor. Bakışlar, sessizlikler, eski anılar, hatta ilişkinin kuruluşu bile yeni bir anlam kazanıyor. Film çok zekice biçimde şunu gösteriyor: İnsan zihni bazen gerçeği değil, boşlukları doldurmayı sever. Ve o boşlukları genellikle en kötü ihtimaller doldurur.
Robert Pattinson’ın performansı bu yüzden filmin ağırlık merkezine dönüşüyor. Charlie karakteri fiziksel olarak Emma’dan uzaklaşmaktan çok, zihinsel olarak kendi içinde çöküyor. Kara mizahın büyük kısmı da buradan çıkıyor. Çünkü karakter artık gerçek olaylarla değil, kendi zihninin ürettiği korku senaryolarıyla yaşamaya başlıyor. Borgli burada ilişkiyi psikolojik bir paranoya alanına çeviriyor.
Zendaya’nın oyunculuğu ise tam tersine içe kapanık çalışıyor. Emma karakteri kendini büyük dramatik konuşmalarla açıklamıyor. Duygularını seyirciye servis etmiyor. Bu da filmi ilginç hale getiriyor çünkü seyirci bile Charlie gibi bir yorum boşluğunda kalıyor. Film kimseyi tamamen aklamıyor ya da mahkûm etmiyor. Bunun yerine ilişkilerde çok daha rahatsız edici bir yere gidiyor:
İnsanlar birbirini gerçekten tanıyor mu, yoksa sadece yönetilebilir versiyonlarını mı seviyor?
Filmin kara mizahı da burada güçleniyor. Çünkü ortada grotesk bir durum var: insanlar samimiyet ararken birbirlerini yıkıyorlar. “Dürüstlük oyunu” giderek sosyal bir işkenceye dönüşüyor. Herkes açıklık istiyor ama hiç kimse açıklığın yaratacağı yeni gerçekliği taşıyamıyor.
Bu yüzden The Drama, romantik bir ilişkinin çöküşünü değil, ilişkinin taşıyabileceği bilgi sınırını anlatıyor. Film aşkı kutsamıyor; hatta aşkın çoğu zaman kontrollü bir cehalet alanında yaşayabildiğini ima ediyor. Bazen bir ilişkiyi ayakta tutan şey, her şeyi bilmek değil, bazı şeylerin gömülü kalması olabilir.




Yorumlar