Gerçekliğin Dikişleri Çözülürken: The Science of Sleep - 2006

The Science of Sleep, Paris’te yaşayan Stéphane Miroux’nun gerçeklik ile hayal arasında giderek bulanıklaşan zihinsel dünyasını takip ediyor. Çocukça icatlar, kartondan televizyon stüdyoları ve yarım kalmış düşlerle çevrili bu dünyada Stéphane, komşusu Stéphanie’ye yakınlaşmaya çalışırken kendi zihninin içinde kaybolmaya başlıyor.

Film ilerledikçe mesele yalnızca bir aşk hikâyesi olmaktan çıkıyor. Çünkü Stéphane için sorun, hayal kurmak değil; gerçekle hayalin sınırlarını ayırmayı giderek daha zor hâle getirmesi. Michel Gondry, burada klasik bir romantik anlatı kurmak yerine, zihnin dağınıklığını el yapımı bir rüya estetiğiyle görünür kılan kırılgan bir dünya yaratıyor.

The Science of Sleep ilk bakışta bir rüya filmi gibi duruyor ama aslında daha çok rüyanın nasıl “kurulduğuyla” ilgileniyor. Michel Gondry burada kusursuz bir düş evreni yaratmaya çalışmıyor; kartonlar, bantlar, makas izleri ve çocukça icatlarla çalışan yarı kırık bir sahne kuruyor.

Filmin en güzel tarafı da bu zaten:
her şeyin biraz el yapımı gibi durması.

Bugün birçok film rüyaları kusursuz efektlerle anlatmaya çalışıyor. The Science of Sleep ise tam tersine, dikişlerini saklamıyor. Hatta bazen özellikle gösteriyor. Bir sahne ne kadar oyuncak gibi görünüyorsa o kadar gerçek hissettiriyor.

Stéphane Miroux Paris’e döndüğünde aslında yeni bir hayata başlamıyor; sanki kendi zihninin içine geri giriyor. Annesinin yarıya bölünmüş dairesi bile bunu hissettiriyor. Bir taraf gündelik hayat, diğer taraf sürekli taşan bir hayal dünyası gibi.

Ama film bunu klasik bir “kaçış hikâyesi” olarak kurmuyor. Stéphane’ın problemi sadece hayal kurması değil. Gerçekliği olduğu haliyle taşımakta zorlanıyor. Bu yüzden kurduğu küçük dünyalar bir fanteziden çok savunma mekanizması gibi çalışıyor.

Gondry’nin sinemasında kusur saklanan bir şey değil. Hatta filmin estetiği doğrudan kusurun kendisinden çıkıyor. Bazı geçişler özellikle tuhaf bırakılmış, bazı sahneler tam bitmemiş gibi. Film bazen gerçekten tamamlanmamış bir eskiz defteri hissi veriyor.

Ama galiba onu özel yapan şey de bu.

Bu noktada bir kıyas yapmak kaçınılmaz: Eternal Sunshine of the Spotless Mind ne kadar Amerika ise The Science of Sleep o kadar Avrupa’dır. Eternal Sunshine, Charlie Kaufman’ın matematiksel zekasıyla inşa edilmiş, duygusal ritmi hesaplı ve "sorun-çözüm" odaklı bir anlatıdır; yani rüyayı teknolojik bir aygıtla evcilleştirmeye çalışan bir Amerikan rüyasıdır.

The Science of Sleep ise o rüyanın dikiş yerlerini saklamayan, dağınık, ucu açık ve sürecin kendisini sonuca tercih eden bir Avrupa anlatısı. Biri hafızayı silmek için karmaşık makineler kurarken, diğeri sadece kartonlar ve bantlarla yetinir. Gondry, Amerika’da disiplinli bir dehayla çalışırken bize sinemanın sınırlarını göstermişti; Paris’te ise kendi zihninin dağınıklığını masaya boşaltarak sinemanın ne kadar kırılgan ve "el yapımı" bir şey olduğunu hatırlatıyor.

Stéphane ile Stéphanie arasındaki ilişki de klasik bir romantik hikâye gibi ilerlemiyor zaten. Sorun iletişimsizlikten çok, aynı gerçeklikte yaşamıyor olmaları. Stéphane sürekli kendi zihninin içine çekilirken, Stéphanie daha somut bir dünyada kalmaya çalışıyor.

Film bu yüzden aşkı romantize etmek yerine biraz kırılganlaştırıyor. Hatta bazı anlarda ilişki, çalışan bir bağdan çok sürekli bozulan bir sistem gibi hissettiriyor.

Bir de filmin tuhaf bir tarafı var:
çok sıcak ve oyunbaz görünmesine rağmen altında sürekli hafif bir huzursuzluk taşıyor.

Çünkü Gondry’nin anlattığı şey aslında çok masum değil. Rüya görmek burada özgürleşmek gibi durmuyor. Daha çok zihnin duramaması gibi. Stéphane’ın hazırladığı karton televizyon programları komik ve yaratıcı görünüyor ama aynı zamanda konuşmayı beceremeyen bir zihnin prova odaları gibi.

Film boyunca insan şunu hissediyor:
İç dünya her zaman derin değildir; bazen sadece dağınıktır.

Ve The Science of Sleep tam da bu dağınıklığın filmi gibi çalışıyor. Ne tamamen gerçek, ne tamamen rüya. İkisinin arasında kalmış, biraz bozuk ama garip biçimde canlı bir şey gibi.

Belki de Stéphane’ın asıl sorunu hayal görmek değildir.

Hayalle gerçek arasındaki dikişleri sürekli görmesidir.

Yorumlar