The Brutalist": Holokost Zırhı Giyen Ucuz Bir Propaganda


Vizyona girdiği geçen yıl herkes "The Brutalist"i konuştu. Yüksek puanları, 3.5 saatlik "destansı" anlatısı, Adrien Brody’nin "kariyerinin en iyi performansı" ve Venedik'ten Oscar'a uzanan bir övgü seli... Filmi izlediğimizde ise, evet, uzun süresine rağmen aktığı, merak ettirdiği ve teknik olarak etkileyici olduğu görülüyor. Brody, rolünün hakkını veriyor. Ancak "The Brutalist", Holokost'un ve sanat sinemasının arkasına sığınan kurnaz bir Siyonist manifestodan farksız.

1. Filmin Konusu: Yıkımdan Yeniden İnşaya Bir Savruluş

"The Brutalist", 1947 yılında Holokost'tan kurtulan Macar asıllı vizyoner mimar László Tóth (Adrien Brody) ve eşi Erzsébet'in (Felicity Jones) savaş sonrası Avrupa'nın yıkımından kaçarak Amerika'ya göç etmesini konu alıyor.

Parasız ancak büyük hayallere sahip olan çift, Philadelphia'da gizemli ve zengin bir sanayici olan Harrison Van Buren (Guy Pearce) ile tanışır. Van Buren, onlara Amerikan Rüyası'nı vaat eder: László''ya büyük bir "brütalist" yapıyı inşa etme şansı. Film, László'nun bu devasa projeyi hayata geçirmeye çalışırken yaşadığı sanatsal krizleri, kapitalist düzenle olan çatışmasını, travmatik geçmişiyle hesaplaşmasını ve Amerikan toplumundaki "savruluşunu" 3.5 saatlik bir süreye yayarak anlatır.

2. Brütalizm: Estetik Bir Zırh, İdeolojik Bir İnşa

Filmin yalnızca hikâyesi değil, biçimi de mesajın kendisi. “The Brutalist” adının ima ettiği gibi, bu film sadece brütalizm üzerine değil, brütalizm gibi düşünülmüş bir yapıt. Soğuk, masif, duygusuz ama etkileyici bir mimari dil… tam da politik olarak “gücü saklamayan” bir sinemanın görsel karşılığı.

Brütalizm mimarisi, savaş sonrası Avrupa’nın travmasından doğmuştu. “Güzellik” kavramını reddeden, çıplak beton yüzeyleriyle acıdan doğan bir kalıcılık arayan bir dildi bu. “The Brutalist” de aynı ideolojik hamleyi sinemada yapıyor: travmayı estetize ederek kalıcılığa, hatta “haklılığa” dönüştürüyor.

Betonun soğuk yüzeyi burada bir tür zırh haline geliyor; karakterin içsel donukluğunu, toplumun duygusal yorgunluğunu ve filmin politik niyetini aynı anda gizleyen bir estetik kalkan.

Sonuçta film, mimariden aldığı bu dili kullanarak şunu söylüyor: “Yıkımdan doğan güzellik vardır.” Oysa bu güzellik, insanlık acısının içinden geçip gelen bir bilgelik değil; politik bir yeniden inşa anlatısıdır. Brütalizm burada sadece estetik değil — ideolojik bir form, tarihsel bir savunma refleksi, hatta sinemasal bir meşrulaştırma aracına dönüşüyor.

3. "Köylü Kurnazlığı": Dokunulmaz Kalkan

Filmin yaptığı ilk ve en "akıllıca" hamle, hikayesinin temeline tüm insanlığın ortak utancı olan Holokost'u yerleştirmesi.

Karakterlerimiz (László, Erzsébet ve Zsófia) bu cehennemden kurtularak Amerika'ya sığınıyor. Bu, filmi ve karakterlerini daha en baştan "eleştirilemez" bir zırha büründürüyor. Çünkü Holokost mağdurlarının yaşadığı travmayı sorgulayamazsınız; bu, hepimizin ortak acısıdır.

Film, bu dokunulmaz kalkanın arkasına geçtikten sonra, asıl niyetini işlemeye başlıyor.

4. Yapısal Başarısızlık: Amaca Feda Edilen Temalar

Yönetmen, eline "söylem üretebileceği" üç farklı altın tema alıyor: Holokost mağduru, göçmen ve acı çeken sanatçı. Peki 3.5 saatlik sürede bunları işlemekte ne kadar başarılı? Ne yazık ki, feci şekilde başarısız.

  • Holokost mu? Neredeyse sadece "savaştan kaçtıklarını" biliyoruz. Ne yaşadıklarına dair hiçbir fikrimiz yok. Yönetmen tembelce, "Holokost kültürel hafızanızda zaten var, siz orayı doldurun" der gibi. Filmin sonunda öğrendiğimiz "yapının toplama kampından esinlendiği" fikri de, film boyunca hiç işlenmemiş bir son dakika yaması olmaktan öteye gidemiyor.

  • Göçmenlik mi? Aileye uygulanan doğrudan bir yabancı düşmanlığı görmüyoruz. Van Buren'in oğlu dışında somut bir düşmanlık yok; gerilim "söylenti" üzerinden kurulmaya çalışılıyor ama bu da filme bir katkı sağlamıyor.

  • Acı Çeken Sanatçı mı? O kısım da inandırıcı değil. Mimarımızın en büyük krizi, çalışmasının başka mimarlara gösterilmesi. Bu bir varoluşsal sancı değil, basit bir ofis politikası krizi.

Tüm bu temaların yüzeysel kalmasının tek bir açıklaması var: "The Brutalist" asıl söylemek istediği şeyi (propagandayı) doğrudan söyleyemediği için kendine böyle bir yol haritası çizmiş, ama ana amaç (propaganda) farklı olduğu için "ara amaçlara" (o üç temayı işlemeye) yoğunlaşamamış, yoğunlaşmak istememiş bir yapımdır.

5. Amerikan Rüyası'nın Karikatürü: Van Buren

Filmin feda ettiği en büyük tema ise "Amerikan Rüyası'nın çöküşü"dür. Oysa bu çatışma, filmin ana gövdesini oluşturur. Ancak film, bu eleştiriyi de yapamaz, çünkü ana "düşman" olarak konumlandırdığı Harrison Van Buren karakteri derinlikten yoksundur.

Van Buren'in kim olduğuna veya nasıl zengin olduğuna dair derinlemesine cevaplar vermeyen film, bu ana çatışmayı karikatürize bir seviyede bırakıyor. Hal böyle olunca, 3.5 saatlik dev film, Toth'un patronuyla yaşadığı çalkantılı iş ilişkisine indirgeniyor. Oysa Amerikan Rüyası'nın çöküşünü anlatan çok daha epik ve destansı filmler mevcut. "The Brutalist", bu haliyle o listede kendine ancak son sıralarda yer bulabilir.

5. Zsófia’nın Sesi: İdeolojik Anahtar

Zsófia, yaşayan travmanın ve "diasporadaki" Yahudi'nin sessizliğinin sembolüdür. Avrupa'da sesini kaybetmiştir. Peki ya "özgürlükler ülkesi" Amerika? Film boyunca Amerika'da da suskundur. "Amerikan Rüyası", devasa binalar, zenginlik... Hiçbiri ona sesini geri vermez. Çünkü film için Amerika da "çözüm" değildir.

Peki Zsófia ne zaman konuşur?

Tam da yemek masasında İsrail'e gitme kararını açıkladığı an.

Bu, filmin ideolojik anahtarıdır. Yönetmen, "Sesini bulmak = Kendi vatanını bulmak" gibi kaba bir sembolizm kullanır. O ana kadar yaşanan hiçbir kişisel iyileşme anı değil, sadece "politik bir uyanış" Zsófia'ya sesini geri verir.

Bu ideolojik "imza" bununla da kalmaz. Filmin kurnazlığı, Zsófia'nın evlendiği ve beraber gideceği kişinin adıyla zirveye ulaşır: "Binyamin."

2024-2025 yıllarının politik atmosferinde, böylesine propaganda dolu bir filmde bu ismin seçilmesi bir tesadüf olamaz. Bu, "sesini bulmuş" ve "kurtuluşu" seçmiş yeni nesli (Zsófia'yı) alır ve onu sembolik olarak doğrudan mevcut politik ideolojinin kendisiyle evlendirir. Zsófia'nın "inşa edeceği" o yeni hayat, bu ideolojinin ta kendisidir.

6. Final Vuruşu: Mirasın Devri

Ve filmin 3.5 saat boyunca ilmek ilmek işlediği bu tezin vardığı tek bir sonuç, tek bir "çözüm" var: İsrail.

Bu "çözüm" ilk olarak geleceği temsil eden Zsófia üzerinden sunuluyor. Zsófia’nın İsrail’e gitmeye son derece hevesli olması, oraya (çiftimizden önce) gitmesi ve çocuğunu "orada" büyütmek istemesi, anlatıdaki ilk "kurtuluş" sinyali olarak veriliyor. Bu, işin en trajikomik ironisi.

Filmin final vuruşu ise çok daha kurnazca geliyor. László ve Erzsébet’in Amerika’daki savruluş öykülerinin ardından, László'nun Venedik'te aldığı o "itibar" ödülünü görüyoruz. Ama ödülü onun adına alıp konuşmayı kim yapıyor? İsrail'de yaşayan Zsófia.

Film, László'nun "sanatsal mirasını" ve "Avrupa tarafından ödüllendirilmesini, İsrail'e yerleşmiş olan Zsófia'ya devrediyor ve tüm mirası "olması gereken" yere bağlıyor.

7. Zamanlama ve "Tesadüf" Olmayanlar

Filmin neden "ucuz bir propaganda" olduğunu anlamak için son bir noktaya bakmak yeterli: Zamanlama.

Leni Riefenstahl’ın "İradenin Zaferi" filminden bu yana sinemanın en güçlü propaganda aracı olduğunu biliyoruz. Bugün, "yüzyılın katliamı" olarak anılabilecek bir zulmün yaşandığı, Gazze'nin kelimenin tam anlamıyla "dümdüz edildiği" bir dönemin şafağındayız.

Ve tam da bu dönemde, ana karakteri bir "mimar" olan, yani "inşa etme" eylemini temsil eden bir film, tüm dünyada alkışlanıyor.

Bu bir tesadüf değil.

Eğer "The Brutalist" günümüzde geçen bir film olsaydı, Amerika'yı yerdiği kadar İsrail'i de yeren, dürüst bir "güç eleştirisi" olsaydı, işte o zaman hepimizin ayakta alkışlayacağı bir film olabilirdi.

Ama film bu yolu seçmiyor. Holokost'un evrensel acısını, çok spesifik ve gayrimeşru bir eylemi aklamak için "kalkan" olarak kullanıyor.

İçine dünyanın en iyi oyuncuları da konsa, en dramatik hikaye de anlatılsa, propaganda her zaman sırıtır.

 "The Brutalist"te de sırıttığı gibi.

📽️ Nerede İzledim: AmazonPrime ⭐ Sinetown Notu: 5,5 / 10

Yorumlar