Josh ve Benny Safdie, son yıllarda Amerikan bağımsız sinemasında yalnızca özgün bir üslup kuran yönetmenler değil; izleyiciyi anlatının güvenli mesafesinden sistematik olarak çıkararak gerilimi bir hikâye unsurundan çok fiziksel bir deneyime dönüştüren sinemacılar olarak öne çıkıyor. Yıllar içinde birlikte geliştirdikleri bu sinema dili, karakteri zaman baskısı, mekânsal sıkışma ve ahlaki belirsizlik üzerinden kuran özgün bir anlatı modeli yarattı. Marty Supreme ise bu ortak estetik mirastan doğmasına rağmen, Josh Safdie’nin solo yönetmenlik pratiğine ait bir film olarak öne çıkıyor; film, tanıdık Safdie gerilimini korurken, çatışmayı dış aksiyonun yanında karakterin içsel dengesizliğine kaydırarak tonun yer yer daha kırılgan bir hâl almasına neden oluyor.
Film, karakteri, ritmi ve mekânı birbirine öylesine sıkı bir şekilde bağlıyor ki izleyici hem nefes nefese hem de dikkatle takip etmek zorunda kalıyor. Temposu bir dakikalığına bile düşmeyen yapı, Safdie'lerin önceki işlerini hatırlatsa da burada gerilim daha çok karakterin içsel dengesizliğinden doğuyor. Josh Safdie’nin yönetiminde gerilim yalnızca olayların hızından değil, karar verme anlarının uzamasından ve karakterin kendi yarattığı kaosun içinde giderek yönünü kaybetmesinden besleniyor. İzleyici, başroldeki karakterin sakarlığı ve talihsizliği arasında hem güler hem de kaçınılmaz biçimde aksiyonun içine çekilir. Bu ritim, Safdie sinemasının alametifarikası olan ve izleyiciyi işitsel bir kuşatmaya alan o huzursuz ses tasarımıyla birleşince, Marty Supreme sadece görsel bir anlatı değil, sinir uçlarını uyaran bir ses deneyimine dönüşüyor.
Film, bir masa tenisi efsanesinin hayatına odaklansa da, alışılagelmiş spor filmlerinin o ilham verici 'başarıya giden yol' formülünü reddediyor. Safdie, sporu bir zafer alanı olarak değil, karakterin takıntılarını ve sosyal uyumsuzluğunu kusabileceği kaotik bir saha olarak kurguluyor. Filmin merkezinde Timothée Chalamet’in performansı yer alıyor. Chalamet, karakterin güvenilmezliğini ve manipülatif yönlerini öyle bir incelikle yansıtıyor ki bazen yalan söylüyormuş gibi görünür, bazen de hakikatin yalnızca işine yarayan kısmını dile getirir; izleyici sürekli karakterin niyetini çözmeye çalışır. Bu yaklaşım, Josh Safdie’nin karakter kurulumunda giderek daha fazla psikolojik belirsizliğe yöneldiğini gösterir. Chalamet’in yıldız personası burada bilinçli biçimde tersyüz edilir. Özellikle Dune’daki Paul Atreides kader tarafından seçilmiş bir figürken, Marty Supreme’deki karakter kaderi kontrol ettiğini sanan fakat sürekli kontrol kaybeden birine dönüşür. Böylece performans yalnızca oyunculuk başarısı değil, yönetmenin karakter algısına dair bir yorum hâline gelir.
Film, geçtiği dönem açısından da dikkat çekici bir gerçekçilik sunuyor. Josh Safdie New York’u yalnızca bir arka plan olarak kullanmaz; şehir, karakterin psikolojisini biçimlendiren aktif bir kuvvet hâline gelir. Dar planlar, sıkışmış mekânlar ve sokak detayları atmosfer kurmanın ötesine geçerek karakterin hareket alanını fiziksel olarak daraltır. Şehir burada bir dekor değil, bir basınç mekanizmasıdır. New York kalabalığın değil, bireysel kaygının mekânıdır. Bu yönüyle yaklaşım, Martin Scorsese’nin genişleyen ve nefes alan New York anlayışından ayrılır; burada şehir nefesi kesen bir sistem gibi işler.
Mizah ve dramın dengesi filmin öne çıkan yönlerinden biridir. Karakterin kusurları ve talihsizlikleri komik bir yansıma yaratırken aynı sahnelerdeki dramatik gerilim izleyiciye yoğun bir duygu deneyimi sunar. Josh Safdie’nin solo yaklaşımında mizah daha kırılgan bir tona sahiptir; gülme anları rahatlatıcı olmaktan çok karakterin çaresizliğini görünür kılar. İzleyici güldüğü anda yaklaşan çöküşü daha güçlü hisseder. Böylece film basit bir spor ya da karakter hikâyesi olmaktan çıkarak psikolojik bir deneyime dönüşür. Safdie–Chalamet işbirliği empati ile mesafe arasında sürekli değişen bir izleme hâli yaratır.
Buna rağmen bu sinema yaklaşımı artık belirgin bir forma dönüşmüş durumda. Kirli ama sempatik anti-kahramanlar, yüksek nabızlı montaj ve şehir ritmi, izleyicide tanıdık bir sürüklenme hissi yaratıyor. Marty Supreme bu formülü tamamen terk etmez; aksine Josh Safdie’nin bu dili tek başına nasıl yeniden yorumladığını gösterir. Film bir yandan stilin gücünü korurken diğer yandan onun sınırlarını da görünür kılar. Bu noktada soru şudur: Bu estetik artık bir imza mı, yoksa yönetmenin aşması gereken bir alışkanlık mı? İzleyicinin gerilime alışmasıyla birlikte risk hissi azalıyor olabilir mi?
Sonuç olarak Marty Supreme, Safdie sinemasının ortak mirasını taşıyan fakat onu bireysel bir yönelimle yeniden şekillendiren bir film olarak öne çıkıyor. Josh Safdie, karakter, tempo ve mekân ilişkisini korurken odağı daha öznel bir psikolojiye kaydırıyor. Şehir yalnızca bir sahne değil, karakterin zihinsel durumunun uzantısı hâline geliyor; mizah ile dram arasındaki hassas denge ise filmi hem huzursuz edici hem de büyüleyici kılıyor. Bu yönüyle film, bir devamdan çok bir ayrışma anı gibi okunabilir: Safdie estetiğinin sürdüğü ama artık tek bir yönetmenin bakışıyla yeniden tanımlanmaya başladığı bir eşik.
Ancak bu estetik tercih, izleyiciyi her seferinde aynı yerden yakalasa da, bir noktada 'tanıdık bir adrenalin' güvenine sığınma riski taşıyor. Josh Safdie, bu filmle kendi dilini rafine etmeyi başarmış olsa da; bu yüksek tansiyonlu üslubun bir imza olarak kalması ile bir formül hapishanesine dönüşmesi arasındaki o ince çizgi, yönetmenin bir sonraki hamlesinde asıl sınavını verecek.





Yorumlar