In die Sonne schauen: Hafıza, Travma ve Anti-Nostalji



In die Sonne schauen, daha ilk anından itibaren hikâye anlatmayı reddeden bir film. Olay örgüsü kurmak, karakterleri dramatik bir gelişim hattına yerleştirmek ya da seyirciyi bir yüzleşmeye çağırmak gibi bir niyeti yoktur. Bunun yerine film, hafıza gibi çalışır: kesik kesik, parçalı ve bağlamdan kopuk imgelerle ilerler. Bu imgeler bir anlam bütününe kavuşmaz; tıpkı kişisel ve kolektif anılarımız gibi. Nostaljik bir his yaratırlar belki, ama dramatik bir yapı kurmazlar. Çünkü hafıza anlatı sevmez.

Film zamanı da bu mantıkla ele alır. Kronolojik bir düzen vardır, ancak bu bir ilerleme hissi yaratmaz. Zaman burada akan bir çizgi değil, biriken bir tortudur. Geçmiş geride kalmaz; yoğunlaşır, bugünün üzerine çöker. Bu yüzden filmde ne öğrenme vardır ne de arınma. Yalnızca üst üste binmiş zaman katmanları vardır.

Alma: Yazgı ve Sessizlik

  1. yüzyılın başlarında, Altmark’ın ücra bir çiftliğinde büyüyen Alma’nın gündelik hayatı sert bir dini disiplin ve ebeveynlerinin neredeyse mutlak sessizliğiyle çevrelenmiştir. Ortaya çıkan eski bir fotoğraf, adının yıllar önce ölen ablasından miras kaldığını açığa çıkardığında, ölüm fikri Alma’nın zihnine yerleşir. Yazgının önceden belirlenmiş olduğu düşüncesi, büyük bir kırılma anı yaratmaz; aksine gündelik hayatın içine sızar, normalleşir.

Bu noktada ölüm bir travma değil, sessiz bir kabulleniştir. Konuşulmayan, ama her an hissedilen bir bilgi. Hafıza burada bile bir hikâye üretmez; yalnızca bir boşluk bırakır. Alma’nın dünyasında kader, açıklanan bir hakikat değil, adının içinde saklı duran bir yük gibidir.

Erika: Beden, Savaş ve Eksiklik

Kırk yıl sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık gölgesinde Erika belirir. Aynı çiftlikte yaşayan Erika, cepheden yaralı dönen amcasına takıntı sınırında bir ilgi duyar. Beden, yara ve eksiklik onun dünyasında hem arzuya hem de cezaya dönüşür. Babasının şiddeti, savaşın yarattığı kolektif travmanın ev içindeki yankısı gibidir.

Film, savaşın dehşetini cephe görüntüleriyle değil, bedende bıraktığı eksiklikle anlatır. Eksilen uzuvlar, aksayan hareketler ve bastırılmış arzular, Erika’nın dünyasında ayrılmaz bir bütün hâline gelir. Nehir kıyısında kayboluşu bir dramatik doruk değil, hafızada açılmış bir boşluk olarak kalır. Film burada yine anlatmayı reddeder; yalnızca bir yokluğu işaret eder.

Angelika: Bastırma ve Gündelik Şiddet

1980’lerde Doğu Almanya’da Angelika’yı görürüz. İşlevsiz bir aile yapısı, bastırılmış cinsellik ve kuşaktan kuşağa aktarılan beklentilerle çevrilidir. İstismar, çekingen temaslar ve suçluluk duygusu, gündelik hayatın sıradan parçaları hâline gelmiştir.

Angelika’nın yaşam merakı ile ölüm dürtüsü arasında salınışı bireysel bir çatışmadan çok, konuşulmayan tarihsel bir yükün belirtisidir. Şiddet burada olay olarak değil, atmosfer olarak vardır. Gösterilmez, yükselmez, doruğa ulaşmaz; ama her an hissedilir. Film bu sayede travmayı olağanlaştırır. Olağanlaşan şey şiddetin kendisi değil, onunla yaşamak zorunda kalmaktır.

Nelly: Normalliğin Kırılganlığı

Yıllar sonra Nelly, zamanın yıprattığı aynı çiftlikte büyümeye çalışır. Ailesi mekânı onarmaya girişirken, gündelik hayatın ağırlığı iki kız kardeşin omuzlarına çöker. Dışarıdan bakıldığında huzurlu görünen bu yeni başlangıç, Nelly için tekinsiz bir iç sızıyla kuşatılmıştır; geceler kabuslarla, günler adı konmamış bir tedirginlikle bölünür.

Lenka ise annesini kaybetmiş Kaya ile kurduğu yakınlıkta bir sığınak bulur. İki çocuk arasında filizlenen bu sessiz dayanışma, geçmişin artık etkisiz kaldığı yanılsamasını yaratır. Ne var ki bastırılmış olan sonunda bugüne sızar; titizlikle kurulmuş normallik bir anda dağılır. Film burada normalliğin ne kadar kırılgan olduğunu, hiçbir dramatik vurguya ihtiyaç duymadan gösterir.

Hikâye Değil, Taşıyıcılık

Bu dört kadın arasında anlatısal bir süreklilik yoktur. Film onları bir soy ağacına bağlamaz. Bağ kuran şey hikâye değil, travmanın dolaşımıdır. Her dönemde kadınların maruz kaldığı baskı mekanizmaları biçim değiştirir: din, savaş, aile, normallik. Baskı kaybolmaz; yalnızca içselleştirilir.

Bu dünyada erkekler genellikle ya yoktur, ya yaralıdır, ya da şiddetin otomatik bir uzantısı hâline gelmiştir. Faildirler ama özne değildirler. Hafızayı taşıyanlar kadınlardır; bedelini ödeyenler de yine onlardır. Film bu yapıyı açıklamaz, tartışmaz; olduğu gibi bırakır.

Mekânın Hatırlama Yeteneği

Altmark’taki çiftlik yalnızca bir arka plan değildir. Mekân burada aktif bir hafıza nesnesi olarak çalışır. İnsanlar, rejimler ve ideolojiler değişir; çiftlik kalır. Duvarlar onarılır, odalar yeniden düzenlenir, ama mekân unutmaz. Bu yüzden çiftlik bir yuva olmaktan çok, travmanın sabit yüzeyi gibidir.

Hayalet Kamera ve Anti-Nostalji

Filmin kamerası bu yüzden etrafta bir hayalet gibi dolaşır. Ne yargılar ne de açıklama getirir. Tanık olmaktan çok, terk edemediği bir mekânda oyalanan bir bilinç gibidir. Bu tavır, filmi nostaljik olmaktan çıkarır. In die Sonne schauen bir anti-nostalji filmidir: geçmişi yumuşatmaz, romantize etmez, dramatize etmez. Onu bugünün kadrajına zorla yerleştirir.

Ölülerle Aynı Kadrajda

Film metaforik olarak en çok, Alma’nın ailesinin ölen aile bireyleriyle birlikte fotoğraf çektirdiği sahne gibi çalışır. O fotoğrafta geçmiş, anılacak bir şey değil; yan yana durulmak zorunda kalınan bir gerçekliktir. Film de dört kadını aynı kadrajın içine, açıklama sunmadan yerleştirir. Hikâye anlatmaz; sadece kalıntıları gösterir.

Seyircinin Payına Düşen

In die Sonne schauen’den geriye bir hikâye kalmaz; yalnızca zihinden geçip giden imgeler kalır. Bu imgeler bir anlam bütününe dönüşmez, tıpkı hafızanın kendisi gibi. Film seyirciye özdeşleşme ya da arınma sunmaz; onu da karakterler gibi, anlayamadan yaşamaya zorlar. Belki de bu yüzden film, geçmişle hesaplaşmayı değil, onunla yan yana durmayı önerir. Alma’nın ailesinin ölülerle birlikte fotoğraf çektirdiği sahnede olduğu gibi: geçmiş, anılacak bir şey değil; bugünde taşınacak bir ağırlıktır.

📽️ Nerede İzledim: FilmEkimi 2025 ⭐ Sinetown Notu: 8 / 10

Yorumlar