Filmin Konusu:
Linda, hayatını bir arada tutmaya çalışan bir kadın: hem terapist, hem anne, hem de eş. Ancak günlük yaşamı giderek ağırlaşır ve içten içe tükenmişlik hissiyle baş etmeye çalışır. Sürekli seyahat eden kocası evde neredeyse hiç yoktur; bu yalnızlık hem özel hayatını hem de mesleki dengesini sarsar. Danışanlarına destek olmakta zorlanırken, kendi terapisti ve aynı zamanda meslektaşı olan kişiyle ilişkisi de gerilmeye başlar.
Evde ise başka bir kriz büyür: kızı, nedeni açıklanamayan bir rahatsızlık yüzünden yemek yemeyi reddeder. Kontrol edemediği bu durumlar zinciri Linda’yı giderek daha derin bir boşluk duygusuna sürükler. Sonunda yaşadığı daire bile ona yabancılaşır ve kendini, geçici bir sığınak gibi görünen eski bir motele taşınmak zorunda kalırken bulur. Burada Linda, hem hayatının dağılmasını hem de kendi içindeki kırılmayı anlamlandırmaya çalışacaktır.
If I Had Legs I'd Kick You ilk bakışta bir terapistin giderek artan anksiyetesi ve kontrol kaybı üzerine kurulu bir “mental breakdown” anlatısı gibi görünse de film, bireysel bir delirme hikâyesi anlatmaz. Aksine, deliliği üreten koşulların maddi doğasını görünür kılar.
Linda’nın yaşadığı kriz psikolojik olmaktan çok lojistiktir. Hasta bir çocuğun bakımını tek başına üstlenmek zorundadır; çalışmak zorundadır; evin fiziksel sorunlarıyla ilgilenmek zorundadır; partnerinin yokluğunda gündelik hayatın bütün idari ve duygusal yükünü taşımak zorundadır. Film bu durumları dramatik olaylar olarak değil, kesintisiz bir süreklilik olarak sunar. Burada travmatik bir an yoktur — yalnızca bitmeyen sorumluluk vardır. Gerilim de tam buradan doğar: kriz geçici değildir, yaşam biçimine dönüşmüştür.
Filmin en ironik ve aynı zamanda en keskin hamlesi, Linda’nın bir terapist olmasıdır. Başkalarının acılarını anlamlandıran, duyguları adlandıran ve iyileşme dili üreten biri, kendi hayatında bu dilin sınırına çarpar. Çünkü terapi temelde dil üzerinden işler: deneyim konuşularak anlamlandırılır, duygu isimlendirilir, farkındalık artırılır. Ancak Linda’nın problemi anlam eksikliği değildir. Ne yaşadığını zaten bilmektedir. Eksik olan şey müdahaledir. Tıpta dil teşhise götürür ve ardından eylem gelir; burada ise dil, maddi gerçekliği değiştiremediği için bir tür erteleme mekanizmasına dönüşür. “Derin nefes al” önerisi, biyolojik sınırlarına ulaşmış bir bedeni kurtaramaz.
Film böylece modern terapötik kültürün görünmez varsayımını açığa çıkarır: yapısal sorunların bireysel başa çıkma tekniklerine indirgenmesi. Linda çökmektedir çünkü yanlış düşünmektedir değil; taşıdığı yük insan kapasitesini aşmaktadır. Bu noktada film, psikolojik anlatıdan sessizce politik bir alana kayar. Sorun bireyin kırılganlığı değil, bakım emeğinin bireyselleştirilmesidir.
Annelik burada kutsal bir bağ olarak değil, zamansal ve fiziksel bir organizasyon sorunu olarak ele alınır. Film anneliği eleştirmez; anneliğin 24 saatlik kesintisiz bir görev olarak dayatılmasını sorgular. Dinlenme alanı olmayan bir bakım ilişkisi, sevgi üretmek yerine tükenmişlik üretir. Linda’nın ihtiyacı yeni bir farkındalık değil, paylaşılmış bir yük, bölüşülmüş bir zaman ve maddi destek sistemidir. Film seyirciyi rahatsız eden soruyu burada üretir: Bu koşullarda kim sağlıklı kalabilir?
Filmin açılışında üst kattan gelen su sızıntısı sonucu tavanda oluşan delik, bu düşüncenin en somut ifadesidir. Bu delik psikolojik bir metafor olmaktan çok maddi bir gerçektir. Sorun Linda’nın içinden değil, yukarıdan — kontrol edemediği bir yerden — sızar. Ev, sinemanın alışıldık güvenli alanı olmaktan çıkar; sürekli bakım ve tamir isteyen bir mekâna dönüşür. Çocuk bakım ister, iş bakım ister, ev bakım ister. Her şey bakım talep ederken Linda’ya bakım veren kimse yoktur. Delik büyüdükçe bir felaket beklemeyiz; çünkü felaket zaten gündelik hayatın kendisine dönüşmüştür.
Bu yönüyle film, We Need to Talk About Kevin ile ilginç bir akrabalık kurar. Orada annelik suçluluk ve bağ kuramama korkusu üzerinden ele alınırken, burada mesele suç değil yüktür. Tehdit çocuk değildir; zamanın kendisi ve kesintisiz sorumluluk döngüsüdür. Annelik korkusu psikolojik bir karanlıktan çıkarak ekonomik ve zamansal bir gerçekliğe yerleşir.
Film aynı zamanda yakın dönem annelik temsilleriyle estetik ve dramatik düzlemde de ayrışır. Die, My Love, biçimsel yetkinliğin dramatik derinliği ikame edemeyeceğinin güçlü bir örneğiydi. Yönetmen, karakterinin neden acı çektiğini inşa etmek yerine onun nasıl delirdiğini estetikleştirmeyi tercih eder; kamera ve performans giderek psikolojik bir gösteriye dönüşür. Seyirci karakterin deneyimine yaklaşmak yerine çöküşü dışarıdan izleyen bir tanığa indirgenir. Jennifer Lawrence’ın performansı bu nedenle yoğun ve çarpıcı olsa da dramatik olarak köksüz kalır; oyunculuk giderek karakterden kopan bir performans sanatına dönüşür.
If I Had Legs I’d Kick You ise ters yönde ilerler. Film deliliğin estetiğini değil, acının nedenlerini kurar. Hikâye ilerledikçe Linda’nın yaşadığı çöküş anlaşılır hâle gelir; seyirci davranışları çözmeye çalışmaz, onları neredeyse bedensel olarak hisseder. Burada performans gösteriye dönüşmez; yaşamın ağırlığını taşır. Rose Byrne, karakteri büyük patlamalarla değil, yorgunluk, sabır kırılması ve bastırılmış panik anlarıyla inşa eder. Oyunculuğu genişleyerek değil daralarak etkisini artırır; nefesi, bakışı ve bedensel yorgunluğu filmin ritmiyle birleşir. Eğer Lawrence’ın performansı seyredilen bir yoğunluk yaratıyorsa, Byrne’ünki yaşanan bir gerçeklik hissi üretir — ve film tam da bu nedenle büyür.
Filmin en radikal önerisi belki de şudur: Linda’nın yaşadığı şey bir akıl sağlığı bozukluğu olmayabilir. Belki de bu, sürdürülemez bir hayat düzenine verilen mantıklı bir bedensel tepkidir. Film deliliği bireysel bir arıza olarak değil, insan ile yaşam koşulları arasındaki uyumsuzluk olarak yeniden tanımlar. Terapinin işe yaramadığı hissi buradan gelir; çünkü sorun zihnin içinde değil, hayatın organizasyonundadır.
Sonunda If I Had Legs I’d Kick You, seyirciyi rahatlatacak bir çözüm sunmaz. Katarsis yoktur, iyileşme vaadi yoktur. Çünkü filmin ima ettiği çözüm bireysel değildir. Bazı krizler yeni bir bakış açısıyla değil, değişen yaşam koşullarıyla sona erer. Film bu yüzden bir psikolojik çöküş hikâyesi değil, modern hayatın görünmez emeği üzerine kurulmuş sessiz bir gerilimdir — ve belki de bu yüzden, en sert gerilim filmlerinden bile daha rahatsız edicidir.
📽️ Nerede İzledim: Sinema 2026 ⭐ Sinetown Notu: 8 / 10




Yorumlar