Anatomie d’une chute: Gerçeğin Değil, Anlatının Otopsisi


Roman yazarı Sandra Voyter, Grenoble yakınlarında, izole bir dağ evinde bir kız öğrenciyle yapacağı röportajı ertelemek zorunda kalır. Bunun nedeni, eşi Samuel Maleski’nin tavan arasında yüksek sesle müzik çalarak röportajı sürekli bölmesidir. Öğrenci dağ evinden ayrıldıktan sonra, Sandra’nın görme engelli oğlu Daniel, rehber köpeği Snoop ile birlikte dışarıda kısa bir yürüyüşe çıkar. Eve döndüklerinde ise Daniel, Samuel’i düşmüş ve hayatını kaybetmiş halde bulur.

Sinema bazen bir görev gibi çağırır insanı. Herkesin konuştuğu, ödüllerin havada uçuştuğu o “büyük” filmlere karşı başta bir mesafe hissedersiniz. Ben de Anatomie d’une chute’a bu mesafeyle, biraz da “izleyelim bakalım şu öve öve bitirilemeyeni” diyerek izlemiştim. Karşıma çıkan şey yalnızca bir mahkeme filmi değildi; bir türün, bir adalet fikrinin ve en önemlisi “mutlak gerçek” kavramının bilinçli bir yapıbozumuydu.

Deliller Netleştikçe Flulaşan Bir Hakikat

Klasik bir polisiye ya da mahkeme dramasında beklenti nettir: Kanıtlar toplanır, boşluklar dolar ve sonunda o kutsal “gerçek” gün yüzüne çıkar. Anatomie d’une chute bu beklentiyi ters yüz eder. Süreç ilerledikçe hakikat belirginleşmez; aksine dağılır, parçalanır, yorumlara bölünür.

Rakamlar yalan söylemez deriz ama kelimeler öyle bir bağlam kurar ki rakamlar bile anlamını yitirir. Kan sıçrama analizleri, ses kayıtları, uzman görüşleri… Dosya kabardıkça gerçeğe yaklaşıldığı hissi değil, ondan uzaklaşıldığı duygusu baskın hâle gelir. Film, delilin kendisini değil, delilin nasıl anlatıldığını merkeze alır.

Bu noktada filmin başındaki o sağır edici “P.I.M.P.” (50 Cent – Steel Drum Version) sahnesini hatırlamak gerekir. Samuel’in yukarıdan aşağıya kurduğu ses bariyeri, yalnızca bir gürültü değil; henüz hayattayken bile kendi varlığını, kendi anlatısını başkasının sesinin üzerine boca etme girişimidir. Mahkemede bu sesin şiddeti dahi sabit bir olgu olmaktan çıkar; kimi için bastırılmış bir öfkenin dışavurumu, kimi için manipülasyonun ilk işareti olur. Sesin kendisi değil, yorumu yargılanır.

Dil: Hakikatin Aksayan Çevirisi

Bu davada yalnızca insanlar değil, diller de yargılanır. Sandra’nın ana diliyle mahkemenin dili arasındaki gerilim, hakikatin sürekli tercümeye uğraması anlamına gelir. Her çeviri masum bir aktarım değildir; anlamı yeniden kurar, eksiltir, bazen yönlendirir.

Mahkeme salonunda söylenen hiçbir cümle çıplak değildir. Hepsi bir filtreden geçer; bir dile, bir tonlamaya, bir niyete tercüme edilir. Film bu noktada sessiz ama rahatsız edici bir soru sorar:

Eğer hakikat tek bir dilde konuşamıyorsa, adalet hangi dile kulak verecektir?

Bu soru yalnızca Sandra’nın yabancılığıyla ilgili değildir; modern hukuk sisteminin çok katmanlı gerçeklikler karşısındaki körlüğüne işaret eder. Anlaşılamayan, eksik çevrilen ya da yanlış tınlayan her cümle, davanın kaderini belirleyen bir ayrıntıya dönüşür.

Anlatıyı Ele Geçirme Savaşı

Filmde izlediğimiz şey bir suçun aydınlatılması değil, anlatının kontrolü için verilen bir mücadeledir. Savcı, Sandra’yı belirli bir karakter çerçevesine hapsetmeye çalışır; savunma ise bu çerçeveyi dağıtmakla meşguldür. Hakikat, bu iki kurgu arasında giderek silikleşir.

Mahkeme artık yalnızca “ne oldu?” sorusuyla ilgilenmez; “nasıl bir insandı?”, “nasıl bir eşti?”, “nasıl bir anneydi?” gibi sorular dosyanın merkezine yerleşir. Sandra’nın biseksüelliği, yazarlığı, üretkenliği, anneliği… Hepsi davanın dolaylı kanıtlarına dönüşür. Adalet, olguların soğuk toplamından çok, vicdanı rahatlatacak tutarlı bir hikâye arar.

Bu yönüyle film, hakikat-sonrası bir dünyada yargının nasıl işlediğine dair karamsar ama dürüst bir tablo çizer. İkna gücü, maddi kanıtların önüne geçer. Kim daha makul, daha tanıdık, daha kabul edilebilir bir anlatı sunuyorsa; terazinin o kefesi ağır basar.

Hukuk: Tarafsızlık Yanılsaması

Anatomie d’une chute, adaletin politik olduğunu iddia etmez; onu çalışırken gösterir. Mahkeme salonu, hakikatin keşfedildiği bir alan değil, belirsizliğin yönetilebilir bir karara dönüştürüldüğü bir mekân olarak işler. Burada mesele neyin gerçekten yaşandığı değil; hangi anlatının makul, hangi çelişkinin kabul edilebilir olduğudur. Hukuk, tarafsızlığı sayesinde değil; tarafsızlık iddiasını sürdürebildiği ölçüde işlevseldir. Karar verilmesi gerekir, çünkü düzenin devamı bunu zorunlu kılar. Bu karar, gerçeği açıklığa kavuşturmaz; yalnızca onu dosya dışına iter. Dosya kapanır, sistem işler, adalet yerini bulmuş gibi görünür. Hakikat ise hâlâ ortadadır — ama artık kimsenin sorumluluğunda değildir.

Savcı: İdeolojiden Çok Konumun Zorunluluğu

Savcıyı erkekliğin çöküşünden rahatsız, ataerkil bir refleksin taşıyıcısı olarak okumak cazip olsa da eksik kalır. Film, savcıyı bir karakter olarak derinleştirmekle özellikle ilgilenmez; onun kişisel dünyasına, ahlaki pozisyonuna ya da ideolojik arka planına dair neredeyse hiçbir şey söylemez. Çünkü burada savcı bir özne değil, bir işlevdir.

İddia makamı gerçeği değil, iddia ettiği anlatıyı savunur. Failin kadın, maktulün erkek olması; savcının yöneldiği anlatıyı belirler. Samuel’in yazamayan, üretemeyen, güçsüzleşmiş hâli; bir varoluşsal trajedi olarak değil, potansiyel bir çatışma gerekçesi olarak okunur. Bu okuma, savcının kişisel bir erkeklik kaygısından çok, iddiayı makul kılma zorunluluğunun sonucudur.

Aynı olayda cinsiyetler yer değiştirseydi, savcının bu kez bambaşka bir psikolojik haritayı—kıskançlık, kontrol, sahiplenme—aynı kararlılıkla savunacağı açıktır. Film burada savcıyı mahkûm etmez; ama onu ifşa eder. Hukukun tarafsızlığını değil, anlatıya bağımlılığını görünür kılar.

Erkeklik, Üretkenlik ve Ahlaki Kusur

Samuel’in ölümü yalnızca fiziksel bir düşüş değildir; aynı zamanda entelektüel ve varoluşsal bir çöküştür. Yazamayan, üretemeyen, kendi anlatısını kuramayan bir erkek figürü vardır karşımızda. Sandra ise üretir, yazar, anlatıyı kontrol eder. Bu dengesizlik, davanın ve evliliğin görünmeyen ama belirleyici gerilimlerinden biridir.

Film rahatsız edici bir soruyu askıda bırakır:

Bir erkeğin başarısızlığı ne zaman trajedi, ne zaman suç hâline gelir?

Samuel’in başarısızlığı, mahkeme salonundaki pragmatik bakış açısıyla sanki ahlaki bir kusurmuşçasına dosyaya dahil edilir. Mahkeme, onun varoluşsal sancısını anlamaya çalışmak yerine; bu 'yetersizliği' (yazamamasını, evi bitirememesini) cinayete giden yolda bir tetikleyici ya da intihar için bir zayıflık göstergesi olarak kurgular. Anlatının tutarlı kalabilmesi için Samuel'in trajedisi, bir 'sebep'e dönüştürülmek zorundadır. Yazamayan erkek, çocuğunu koruyamayan baba, aldatılan koca, evi onaramayan eş… Hepsi, fiziksel engeli olan bir çocuğun dünyasında geri dönüşü olmayan bir kırılmaya yol açan figürlerdir. Daniel’in gözlerini kaybetmesi tesadüf değildir; film, koruyamayan erkekliğin bedelini çocuğun bedenine yazmıştır.

Bu noktada film kesin bir yargıya varmaz. Çünkü aynı anda iki ihtimal de eşit derecede mümkündür: Samuel’in intihar etmek için milyonlarca sebebi vardır; Sandra’nın da onu öldürmek için milyonlarca sebebi. Hakikat bu ihtimallerin arasında asılı kalır.

Daniel ve Snoop: Bir Gerçek İnşa Etmek

Hikâyenin en ağır yükü Daniel’in omuzlarındadır. Daniel gerçeği bulmaz; yaşayabileceği bir gerçek inşa eder. Eksik bilgiler, çelişkili tanıklıklar ve yetişkinlerin anlatı savaşları arasında, kendisine tutunacak bir anlam yaratmak zorundadır.

Bu süreçte ona eşlik eden, filmin belki de tek “yalan söylemeyen” ama “konuşamayan” tanığı Snoop’tur. İnsanlar diller arasında kaybolup hakikati bükerken; köpek yalnızca fiziksel tepkiler verir. Daniel’in köpeği bir deney nesnesine dönüştürmesi, rasyonel verilerin artık karar vermeye yetmediğinin göstergesidir.

“Bir şeyin nasıl olduğunu bilmiyorsan, neden öyle olduğuna karar vermelisin.”

Bu cümle bir çocuğun bilgeliğinden çok, adaletin çaresizliğini yansıtır. Daniel burada yalnızca bir çocuk değil; eksik bilgiyle, duygusal bağlarla ve korkularla karar vermek zorunda kalan seyircinin kendisidir.

Sonuç: Soğuk, Mesafeli ve Acımasız

Anatomie d’une chute, adaletin hakikati bulacağına dair romantik inancı bilinçli biçimde parçalar. Gerçeğin keşfedilecek bir nesne değil, inşa edilecek bir anlatı olduğunu öne sürer. Karlı dağ evi, Fransız hukuk sisteminin mesafeli işleyişi ve karakterler arasındaki duygusal kopukluk, seyirciyi içine çekmekten çok karşısında konumlandırır.

Bu film bir cinayetin değil, “gerçek” kavramının cenaze törenidir.

Hakikat beraat etmez.

Yalnızca, inanmayı seçtiğimiz hikâye hayatta kalır.

📽️ Nerede İzledim: Sinema 2023 , Mubi 2026 ⭐ Sinetown Notu: 10 / 10

Yorumlar