Gençlik neden bu kadar hatırlanır, neden bu kadar özlenir bilmiyorum; belki de sadece mutlu olduğumuz için değildir bu özlem. Aslında bakarsak, o kadar da mutlu değildik. Ancak her şeyi en derinden hissediyorduk. Bir sözün içimize oturması günlerce sürer, bir şarkı koca bir hayatın özeti oluverirdi. Acı vardı ama bu kötü bir şey değildi; çünkü canın yanıyorsa hâlâ oradasındır ve hayat sana tüm çıplaklığıyla dokunuyordur. Gençlik, insanın en “duvarsız” hâlidir; ne gelirse içeri süzülür. Aşk da girer, hayal kırıklığı da; sevinç de, utanç da… Korunmazsın, çünkü henüz korunmayı ve saklanmayı öğrenmemişsindir.
Almost Famous filmindeki o meşhur turne otobüsü, aslında sadece fiziksel bir mekân değil, bir “aralık”tır. Çocukluğun bittiği, yetişkinliğin ise henüz başlamadığı o tekinsiz boşluk… Otobüs ilerlerken içindeki herkes biraz kayıptır. Grup üyeleri sahnede devleşirken kuliste cam kadar kırılgandırlar. Özellikle Russell Hammond için sahne, kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmadığı tek yerdir. Işıklar söndüğünde geriye kalan boşlukla ne yapacağını bilemez; Penny’nin ona duyduğu çekim de biraz buradan gelir. Penny Russell’a değil, onun sahnedeki hâline âşıktır; çünkü sahne, kimsenin hesap vermek zorunda olmadığı nadir alanlardan biridir. Büyümek isterler ama neye dönüşeceklerini kestiremezler. Müzik henüz saftır ancak endüstrinin o keskin kokusu çoktan hissedilmeye başlamıştır.
Penny Lane sevilmek ister ama nereye ait olduğunu bir türlü bulamaz. Dışarıdan bakıldığında cool, hafif ve eğlencelidir; oysa bu hafifliğin altında ağır bir kırılganlık gizlidir. Özel olmayı arzular fakat çevresindekiler için sadece “önemli” biridir. Onun için ev, kök salınan bir yer değil; içinde bulunulan andır. Bu yüzden Penny’nin varlığı hep geçicidir, hep yarım kalır. William ise otobüsteki en sessiz kişidir; çünkü henüz bir “kimlik” edinmemiştir. Ne tam bir çocuktur ne de yetişkin; ne gerçek bir gazetecidir ne de sadece bir arkadaş… Hayata çok yakındır ama henüz ona dokunacak cesareti yoktur. Sadece bakar, not alır ve her şeyi içine atar. Rolling Stone röportajı ilerledikçe William’dan beklenen şey değişir: Artık hissetmesi değil, mesafe koyması gerekir. Gerçeği yazabilmesi için içeride olmaktan vazgeçmesi istenir. Gençlik biraz da budur zaten: İçeride olmak ama hiçbir yere ait olamamak.
Otobüste gerginlik tırmanmışken ve herkes sessizliğe gömülmüşken bir şarkı başlar: Tiny Dancer. Kimse barış ilan etmez, kimse tek kelime etmez; ancak yavaş yavaş herkes aynı melodiye tutunur. O an, otobüs gerçek bir ev gibi hissettirir. William tam o sırada mırıldanır: “Eve gitmeliyim.” Penny Lane ona bakıp o meşhur cevabı verir: “Evdesin.” Bu cümle her ne kadar sıcak söylenmiş olsa da geçicidir. Çünkü Penny için ev bir adres ya da kök değil, sadece o “an”dır. Şarkı sürdüğü kadar vardır ev; müzik bittiğinde ev de dağılır. William bunu henüz bilmez, hâlâ dönülebilecek bir evi olduğunu sanır. Penny ise bazı evlerin sadece birkaç dakika sürdüğünü çoktan öğrenmiştir. Aynı otobüstedirler ama artık aynı yerde değillerdir.
Film burada durmaz, otobüs de bir süre sonra yetmemeye başlar. Grup büyüdükçe otobüsten uçağa geçilir. Bu bir terfi gibi görünse de aslında derin bir kopuştur. Uçak mesafedir, rollerdir, egodur. Samimiyet azaldıkça William’ın masumiyetinden de bir şeyler eksilir. Artık ondan beklenen “mesafeli” bir gazeteci olması ve gerekirse acımasızca yazmasıdır. Burada büyümek bir zafer değil, ağır bir bedeldir. İlginçtir; grubun adı Stillwater’dır. Durgun su… Oysa herkes sürekli hareket hâlindedir. Yolda olan ama yerinde sayan, akan ama derinleşemeyen bir hâl.
Film bittiğinde herkes kendi yoluna savrulur. William yazmaya, grup ise yoluna devam eder. Hayat bir şekilde akar. Penny Lane ise aşkın etrafında dönmek yerine kendi hayalinin peşinden gitmeyi seçerek finalde Fas’a gider. Bu ne romantik bir kaçış ne de tam bir varıştır; sadece aşk merkezli bir hayat fikrinden kopma cesaretidir. Büyümenin artık oradan geçmesi gerektiğini sezmesidir. Filmin gücü de tam olarak burada yatar: Büyük laflar etmez, Rock müziği yüceltip yerin dibine sokmaz. Sadece insanları gösterir; kırık, dağınık, bazen bencil ama her zaman gerçek…
Sonunda biz de büyürüz. Büyümek çoğu zaman bir zafer değil, bir savunma biçimidir. Biraz daha az üzülmek, aynı yerden bir daha kırılmamak için etrafımıza duvarlar öreriz. William’ın annesi Elaine’in baştan beri bildiği şey de budur aslında: Hissetmek güzeldir ama hayatta kalmak için yeterli değildir. O duvarlar işe yarar; ancak artık bir şarkı bizi yerimizden kaldırmaz, bir cümle içimizi darmadağın etmez. Daha dengeliyizdir ama daha sessiz. Kimse isteyerek soğumaz; insan sadece hayatta kalabilmek için soğur.
İşte bu yüzden gençliği özlediğimizi sanırız. Oysa özlediğimiz şey gençlik değil, hissetmektir. Bir şeyin insanı tamamen ele geçirebilme ihtimalidir. Bugün “güzel” deyip geçtiğimiz şeyler, bir zamanlar bizim için “her şey” demekti. Aşk acısı geçer, yol biter, otobüs durur. Ama bazı geceler bir şarkı başlar ve biz geçmişe ya da gençliğe değil, daha tuhaf bir yere döneriz: Olmakta olduğumuz o kişiye… Bir zamanlar çok hisseden, sonra kendini korumayı öğrenen o eski hâlimize. Otobüs çoktan geçmiştir ama müzik hâlâ çalıyordur. Belki hatırlamak için değil, sadece hâlâ hayatta olduğumuzu kendimize duyurmak için.





Yorumlar