Harris Dickinson, kamera önündeki karizmasını kamera arkasına taşıdığında ortaya yalnızca başarılı bir ilk film değil; İngiliz sosyal gerçekçiliğine atılmış sert, huzursuz edici bir darbe çıkıyor: Urchin.
Film ilk bakışta Ken Loach’un gri gerçekçiliğiyle, Andrea Arnold’ın sokakla temas eden kamerasıyla akraba duruyor. Aynı kaldırımlar, aynı dar odalar, aynı yoksulluk hissi. Ancak Urchin, bu geleneğin en güvenli yerinden bilinçli olarak uzak duruyor.
Bu film, “sistemin ezdiği ama onurunu koruyan işçiyi” anlatmak istemiyor.
Tam tersine.
Sistemin kustuğu, toplumun “ıslah etmeye” çalıştığı ama bizim de sevmekte zorlandığımız bir adamın hikâyesini anlatıyor: Mike’ın.
Bu yüzden Urchin, yoksulluk filmi değildir.
Bu film, kimin acısının insan sayıldığıyla ilgilidir.
1. Sevilmeyen Mağdur ve Ahlaki Konforumuz
Mike sevilmez.
Film bunu gizlemez, yumuşatmaz, telafi etmeye çalışmaz.
Kaba, öfkeli, şiddete meyilli bir adamdır.
Yanlış bakar, yanlış susar, yanlış patlar.
Ve tam da bu yüzden rahatsız edicidir.
Çünkü biz merhameti bile seçerek dağıtırız.
Acıya üzülürüz — ama bazı şartlarla.
Mağdur dediğin:
-
fazla bağırmamalı
-
fazla öfkelenmemeli
-
bize tehdit hissettirmemeli
Kısacası, bizim sevebileceğimiz türden biri olmalıdır.
Mike bu tanıma uymaz.
Bu yüzden film yalnızca Mike’ı değil, seyirciyi de hedef alır.
Bizi o güvenli “üzülen ama mesafeli” konumdan çıkarır.
Bir noktada fark ederiz:
Biz bu adama üzülmek istemiyoruz.
Ve bu isteksizlik, filmin asıl sorusudur.
Bir insanın trajedisine üzülmemiz için,
onun önce zararsız olması mı gerekir?
Şiddet uygulamış biri acı çektiğinde,
üzülme hakkını da mı kaybeder?
Eğer öyleyse, merhamet dediğimiz şey erdem değil —
ahlaki konforumuzdur.
2. İşlevsizleşmiş Erkekliğin Çürük Öfkesi
Mike’ın öfkesi yalnızca sınıfsal değildir.
Bu, işlevini kaybetmiş bir erkekliğin krizidir.
Ne koruyabilir,
ne üretebilir,
ne saygı görebilir.
Toplumun ona öğrettiği bütün roller elinden alınmıştır.
Geriye kalan tek şey öfkedir.
Ama bu öfke güç değildir.
Gücün cesedidir.
Film bu öfkeyi aklamaz.
Ama kaynağını inkâr da etmez.
Toplum bir adamı işlevsizleştirir,
sonra onun çirkinliğinden iğrenir.
Ve en kolay yolu seçer:
onu ahlaki olarak çöpe atar.
3. Andrea Arnold Estetiği — Ama Umutsuz
Filmin kamerası Andrea Arnold sinemasını hatırlatır:
omuzda kamera, dar kadrajlar, karakterin nefesini ensemizde hissettiren bir yakınlık.
Ancak burada önemli bir fark vardır.
Arnold’ın karakterlerinde, tüm yıkıma rağmen bir kıpırtı bulunur.
Bir kaçma arzusu.
Bir “başka bir hayat ihtimali.”
Urchin’de bu yoktur.
Mike sistemle savaşmaz.
Çünkü sistemin dışına çoktan atılmıştır.
Burada dayanışma yoktur.
Birlikte direnme yoktur.
Sadece herkesin kendi başına ayakta kalmaya çalıştığı bir boşluk vardır.
Bu yüzden film ilerledikçe sosyal gerçekçilik, yavaş yavaş varoluşsal bir kabusa dönüşür.
4. Yanlış Dili Konuşmak
Mike konuşamaz değildir.
Konuşur.
Ama yanlış kelimelerle.
Modern dünyada mesele anlaşılmak değildir.
Mesele, hangi acının geçerli sayıldığıdır.
Sistem Mike’tan susmasını istemez.
Tam tersine, konuşmasını ister.
Ama kendi cümleleriyle değil.
Steril bir terapi diliyle,
ölçülü pişmanlıkla,
doğru tonla,
uygun göz temasıyla.
Acı bile bugün form ister.
Mike öfkesini yanlış yerde yükseltir.
Sessizliği fazla uzundur.
Pişmanlığı olması gereken kelimelerin içine sığmaz.
Bu yüzden söyledikleri yanlış anlaşılmaz.
Hiç duyulmaz.
Çünkü bazı insanlar susturulmaz.
Baştan geçersiz ilan edilir.
Onarıcı adalet sahnesinde kimse onu iyileştirmeye çalışmaz.
Ama herkes onu yönetilebilir bir şekle sokmaya çalışır.
Amaç yüzleşmek değildir.
Amaç, onun acısını sisteme uyumlu hâle getirmektir.
Çarklar ancak herkes aynı kelimelerle üzülürse döner.
Mike bunu yapamaz.
Ve bu dünyada yanlış dili konuşmak,
susmakla aynı şeydir.
5. Kimin Dili İnsan Sayılır?
Film boyunca Mike’ın temas ettiği insanların çoğu göçmen ya da azınlık figürleridir.
Bu tesadüf değildir.
Bu insanlar bu ülkeye sonradan gelmiş olabilir.
Ama sistemin dilini öğrenmişlerdir.
Aksanlıdır belki konuşmaları,
ama tanınabilir.
Çalışmanın, uyumun, ölçülü var olmanın dilini bilirler.
Mike ise bu dilin içinde doğmuş olmasına rağmen artık onu konuşamaz.
Öfkesi fazla hamdır.
Sessizliği fazla uzun.
Acısı fazla düzensizdir.
Bu yüzden dışlanır.
Film burada rahatsız edici bir gerçeği açığa çıkarır:
Yabancı olmak dışlanmanın nedeni değildir.
Asıl dışlanma, sistemin dilinde bir karşılığı olmamaktan doğar.
Mike’ın sorunu konuşamamak değil,
konuşmasının insan sayılmamasıdır.
6. Acının Estetikleştiği Yer
Hippi komününde geçen performans sahnesi, filmin en acımasız anlarından biridir.
Oradaki insanlar için sahnedeki beden kıvranışları sanattır.
İzlenir, alkışlanır, üzerine konuşulur.
Ama Mike için bu bir temsil değildir.
Bu, travmanın tetiklenmesidir.
Kalabalık “acı taklidini” güvenli bir mesafeden izlerken,
Mike acının gerçeğiyle baş başa kalır.
Onlar için estetik olan şey,
Mike için hatıradır.
Bu sahne şunu netleştirir:
Anlayışlı görünen hiçbir yer bile ona ait değildir.
Çünkü bazı insanlar için acı, deneyimdir.
Bazıları için ise sadece izlenecek bir şey.
7. Final: Kurtuluş Yok, Silinme Var
Urchin, gerçekçi bir dram olarak başlar
ve sürreal bir kabus olarak biter.
Finaldeki karanlık tüneller, Mike’ın fiziksel kayboluşunu değil;
toplumsal olarak buharlaşmasını anlatır.
Sistemin dilini konuşamayan biri ne olur?
Artık vatandaş değildir.
Hasta da değildir.
Suçlu bile değildir.
Sadece bir fazlalıktır.
Ve modern dünyada fazlalıklar onarılmaz.
Sessizce silinir.
Urchin, yoksulluğun filmi değildir.
Bu film, tercüme edilemeyen insanların hikâyesidir.
Bazı insanlar için kurtuluş yoktur.
Sadece daha sessiz bir yok oluş vardır.
Ve bu film, o sessizliği duyulabilir kıldığı için rahatsız edicidir.
Tam da bu yüzden gereklidir.




Yorumlar