PLURIBUS: ARZUNUN İPTALİ VE PERİFERİNİN ONURU

Her şey New Mexico, Albuquerque’de, yıldızlardan gelen bir sinyalin laboratuvarda ete kemiğe büründürülmesiyle başlar. Uzaydan gelen gizemli bir RNA dizisi, insanlığa bir felaket değil, bir “çözüm” olarak iner.

Bu virüs insanlığı yok etmez. Onları duygusal tepkileri ortak bir huzur eşiğine sabitler. Bir gece ansızın savaş biter. Öfke diner. Çatışma, yerini huzurla karışık tuhaf bir sessizliğe bırakır. İnsanlar hâlâ düşünebilir, konuşabilir, hatırlayabilir; fakat bu düşünceler artık dünyayla temas edemez hâle gelir. Tepkiler silinmiş, uçlar törpülenmiştir.

Ortaya çıkan şey barış değil, duygusal bir sönümlenmedir.

Virüsten etkilenmeyen yalnızca 12 kişi kalır. Bu tekno-organik uyuma bağışıklığı olan Carol Sturka, herkesin “bir” olduğu bu dünyada “tek” kalmanın dehşetiyle yüzleşen bir anomaliye dönüşür. Carol’ın hikâyesi bir hayatta kalma anlatısı değildir; huzur içinde yok olmayı reddeden insan bilincinin sessiz ama ısrarlı çığlığıdır.


Huzur Bir Ütopya mıdır?

Pluribus klasik anlamda bir distopya değildir. Geleceği anlatmaktan çok, bugünün içindeki eğilimleri büyüten bir simülasyon gibidir. Şiddetin, kaosun ve yoksunluğun olmadığı bir dünya sunar. Ancak rahatsız edici olan tam da budur. Çünkü burada sorun baskı değildir. Sorun, insanın gereksizleşmesidir.

Bu evrende teknoloji bir sebep değil, bir mazerettir. Asıl mesele, insanın hız ve konfor karşılığında kendinden vazgeçmeye razı oluşudur.

Her şey vardır ama hiçbir şey gerçekten istenmez. Çünkü ihtiyaçlar değil, tepkiler düzenlenmiştir. Arzu artık dünyayla kurulan bir gerilim değil; önceden ayarlanmış bir iç denge hâline gelir.

Bu bolluk değildir; arzunun dolaşımdan çekilmesidir.

İstemek bir sürece değil, otomatik bir döngüye dönüşür:
İstemek → gerçekleşmek → bitmek.

Oysa arzu dediğimiz şey eksiklikten, gecikmeden ve mesafeden doğar. Bekleme yoksa hayal yoktur. Hayal yoksa hikâye yoktur. Hikâye yoksa insan da yoktur.

Pluribus’un asıl rahatsız edici tarafı burada ortaya çıkar:
İnsan baskıyla değil, tatminle susturulur.

Bu yüzden bu dünyada şiddet yoktur. Ama bu barış olduğu anlamına gelmez. Şiddete artık ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü şiddet arzudan beslenir: itirazdan, sahip olma isteğinden, sınır zorlama dürtüsünden. Arzu sönümlendiğinde şiddet de gereksizleşir. Yerini daha derin bir hâl alır: duygusal donukluk.

Bu, bağırmayan bir totaliterliktir.
Vurmayan bir iktidardır.
İnsanın ne yapacağını değil, nasıl hissedeceğini düzenler.

Ancak ilginç olan, bireyler için yasak olan bu şiddetin toplumsal düzeyde hâlâ var olmasıdır. Sistem, işlevselliği için şiddeti araçsallaştırır; öldürme gibi tabular rasyonelleştirilir ve meşrulaştırılır. Bazı örneklerde bu yasaklar daha da esnetilir: ölülerle yapılan eylemler, kanibalizm gibi, sistemin gerekliliklerine göre askıya alınır. Böylece Pluribus’ta bireyler susturulmuşken, sistem kendi mantığını sürdürmek için şiddeti hâlâ kullanır—ve bu paradoks, dünyayı sessiz ama derinden rahatsız edici kılar.


Arzu: Bastırılmamış, Optimize Edilmiş

Pluribus’ta herkes “eşittir”. Ancak bu eşitlik bir hak değil, bir yönetim tekniğidir.

Herkes eşit derecede sönüktür.
Herkes eşit derecede eksiktir.
Herkes eşit derecede istemez.

Bu adalet değildir; homojenleştirmedir.

Buradaki kritik fark şudur: Arzu bastırılmamıştır. Arzu optimize edilmiştir.

Bastırılan şey patlar.
Optimize edilen şey sessizce söner.

Bu dünyada sorun insanların ne istediği değildir. Asıl mesele, istemenin biçiminin önceden belirlenmiş olmasıdır. Sistem insanlara ne isteyeceklerini söylemez; nasıl istemeleri gerektiğini öğretir.

Böylece arzunun içeriği anlamsızlaşır. İnsanın neyi arzuladığı değil, düzenin ritmine ne kadar benzediği önem kazanır. Ölçüt özgürlük değildir; uyumdur.

Virüse maruz kalanların dünyası bu nedenle komünal bir yapı sergiler. Sahiplik yoktur, rekabet yoktur, sanat, siyaset, bireysel yönelimler silikleşmiştir. Herkes eşittir çünkü herkes aynı ölçüde etkisizdir — biyopolitik bir kütleye dönüşmüştür.

Buna karşılık bağışıklık taşıyanlar arzuyu korur. Bu onları ahlaken üstün kılmaz; fakat kaçınılmaz biçimde ayrıcalıklı bir konuma yerleştirir. Ütopyanın eşitlik iddiası tam da burada çatlar.

Virüs eşitleyicidir.
Bağışıklık ise hiyerarşi üretir.

Bu, düzenin kendi içindeki bug’dır.



Carol: İrade ile Haz Arasında

Carol sistemin karşısında saf bir isyancı değildir. O aynı zamanda konforun, güvenliğin ve haz vaadinin çekimine açık ikircikli bir karakterdir. Düzenin sunduğu huzur onu tamamen itmez; tam tersine zaman zaman baştan çıkarır.

Bu yüzden Carol’un çatışması yalnızca sistemle değil, kendisiyle de ilgilidir. İsyanı tutarlı bir ideolojiye değil, içsel bir huzursuzluğa dayanır. Onu tehlikeli kılan da budur: Carol kararlı bir devrimci değil, tereddüt eden bir bilinçtir.

Dönüşüm için kök hücre gereklidir ve Carol buna izin vermez. Burada irade açık biçimde “hayır” der.

Ancak düzen bu hayırı tanımaz.

Carol’un geçmişte dondurduğu yumurtalar, onun rızası dışında bir anahtara dönüşür. Sistem bilincinden onay alamaz ama bedeninden bu izni zorla söker alır. Bir ay içinde Carol, kendi iradesine rağmen dönüştürülecektir.

Mesaj nettir:
“Senin hayır demen önemli değil. Bedenin zaten evet diyecek malzemeye sahip.”

Bu noktada Pluribus’un etik maskesi düşer.

Virüse maruz kalanlar kimseyi öldüremez, şiddet gösteremez; yalnızca ölmüş bedenleri tüketir. Bu ilk bakışta barışçıl görünebilir. Oysa etik, yapamamak değildir. Etik, yapabilecekken yapmamayı seçmektir.

Burada seçim yoktur.
Tercih yoksa ahlak da yoktur.

Hayat artık üretimle değil, artıklarla sürer. Gelecek doğmaz; devredilir. Yaşam, geçmişin cesetleri üzerinden devam eder. Byung-Chul Han’ın ifadesiyle bu bir barış düzeni değil, acının ve hakikatin silindiği bir palyatif toplumdur.


Manousos: Uyumsuzluk

Manousos’un Paraguaylı oluşu filmde açık biçimde politikleştirilmez; ancak merkezin dışında kalmış coğrafyaları çağrıştıran güçlü bir anlam alanı açar.

O, düzenin kurucu merkezinden değil; sonuçlarına katlanan kenarlardan gelir. Bu yüzden sistemin steril dilini konuşmaz.

Manousos’un yaşamı virüse maruz kalanlarınkine yüzeyde benzer. O da azla yaşar, hızlanmaz, talep etmez. Ancak bu benzerlik aldatıcıdır.

Virüse maruz kalanlar istemedikleri için sade yaşar.
Manousos ise isteyebildiği hâlde sınırlamayı seçer.

Aynı biçimi paylaşırlar ama aynı anlamı değil.

Bu virüse karşı iki yol vardır:
Ya arzuyu kaybedip etkisizleşmek,
ya da arzuyu ayrıcalığa dönüştürmek.

Manousos bu iki seçeneğe de sığmaz.

O üçüncü, neredeyse imkânsız ihtimali temsil eder:
Arzulu ama eşit kalabilmek.
İstekli ama hükmetmemek.
Var olmak ama sistemleşmemek.

Sistemin çözemediği şey direniş değildir. Direniş hâlâ sistemin dilini konuşur. Ama uyumsuzluk konuşmaz. Katılmaz. Hızlanmaz. Talep etmez. Kendi ritminde kalır.

Ve bazen bir sistem için en yıkıcı şey, karşısına çıkan bir düşman değil; kendisine benzemeyi reddeden bir insandır.

Koumba Diabaté: Arzunun Radikal ve Karanlık Yüzü

Eğer Carol bu yeni dünyada vicdanın sesi, Manousos ise etiğin sükuneti ise; Koumba Diabaté bu denklemin en vahşi ve dizginlenemez parçasıdır. O, ne Carol gibi sistemin ahlaki çöküşüyle dertlenir ne de Manousos gibi kendi içsel kalesine çekilir. Koumba, bağışıklığını bir "tüketim lisansına" dönüştürür.

Koumba’nın karakteri, arzunun sadece bir "üretim" değil, aynı zamanda bir "yağma" aracı olabileceğini gösterir. Herkesin duygusal olarak sönümlendiği, arzunun optimize edilerek dolaşımdan çekildiği bu steril dünyada; o, kendini tamamen radikal bir hedonizmin kollarına bırakır. Bu bir özgürlük arayışı değildir; bu, dünyanın geri kalanı "hissiz" bir boşluğa dönüşmüşken, bu boşluğu kendi zevkleriyle doldurma hırsıdır.


Sonuç

Bu düzen ilk bakışta bir ütopya gibi görünür. Şiddet yoktur, kaos yoktur, eksiklik yoktur. Ama tam da bu yüzden içi boştur. Anlam, risk, trajedi ve yanlış yapma hakkı ortadan kalkmıştır.

Bu, insanların mutlu olduğu bir dünya değildir.
Bu, insanların gereksizleştiği bir dünyadır.

Pluribus geleceği anlatmaz.
Bize bir soru bırakır — yüksek sesle değil, rahatsız edici bir sessizlikle:

Acı çekmeyen ama istemeyen bir varlık mı olmak istiyoruz,
yoksa isteyen, hata yapan ve bedel ödeyen bir insan mı?

📽️ Nerede İzledim: AppleTV ⭐ Sinetown Notu: 8 / 10


Yorumlar