Her şey New Mexico, Albuquerque’de, yıldızlardan gelen bir sinyalin laboratuvarda ete kemiğe büründürülmesiyle başlar. Uzaydan gelen gizemli bir sinyal, insanlığa bir felaket değil, bir “çözüm” olarak iner. Bu sinyalden hareketle üretilen biyolojik yapı, insanlığın geleceğini geri dönülmez biçimde değiştirir.
Bu virüs insanlığı yok etmez. İnsanların duygusal tepkilerini ortak bir huzur eşiğine sabitler. Bir gece ansızın savaş biter. Öfke diner. Çatışmalar yerini huzurla karışık tuhaf bir sessizliğe bırakır. İnsanlar hâlâ düşünebilir, konuşabilir, hatırlayabilir; ancak dünyayla kurdukları duygusal ilişki köklü biçimde değişmiştir. Tepkiler sönümlenmiş, duygusal uçlar törpülenmiştir.
Ortaya çıkan şey barış değil, olumsuzluğun sistematik biçimde ayıklanmasıdır.
Virüsten etkilenmeyen yalnızca 13 kişi kalır. Bu kolektif bilince bağışıklığı olan Carol Sturka, herkesin “bir” olduğu bu dünyada “tek” kalmanın dehşetiyle yüzleşir. Carol’ın hikâyesi sıradan bir hayatta kalma anlatısı değildir. Bu, huzur içinde yok olmayı reddeden insan bilincinin sessiz ama ısrarlı çığlığıdır.
Huzur Bir Ütopya mıdır?
Pluribus klasik anlamda bir distopya değildir. Geleceği anlatmaktan çok, bugünün içindeki eğilimleri büyüten bir simülasyon gibidir. Bu dünyanın sunduğu huzurun gerçek bir çekiciliği vardır. Şiddetin azalması, insanların birbirine yardım etmesi ve gündelik ihtiyaçların karşılanması önemsiz kazanımlar değildir. Kolektifin yarattığı düzeni rahatsız edici kılan, bu faydaların sahte olması değil, bireyin kendi yaşamı üzerindeki söz hakkıyla çatışabilmesidir. Sorun, huzurun kendisi değil, huzurun hangi koşullarda ve kimin kararıyla sağlandığıdır. Çünkü burada sorun baskı değil, insanın kendi varlığı üzerindeki söz hakkını kaybetmesidir.
Bu evrende teknoloji bir sebep değil, bir mazerettir. Asıl mesele, insanın hız ve konfor karşılığında kendinden vazgeçmeye razı oluşudur.
Her şey vardır; ama isteme biçimi değişmiştir. Arzu ortadan kalkmaz, bireyin elinden alınıp kolektife devredilir. İhtiyaçlar karşılanır, sorunlar çözülür, insanlar birbirlerine yardım eder. Ne var ki bütün bunların arkasında, bireyin dünyaya verdiği tepkileri belirli bir dengeye sabitleyen bir düzen bulunur. İnsan artık yalnızca arzularına ulaşmaz; arzularının doğduğu koşullar da değişir.
Bu bolluk değildir; arzunun dolaşımdan çekilmesidir.
İstemek bir sürece değil, otomatik bir döngüye dönüşür:
İstemek → gerçekleşmek → bitmek.
Oysa arzu çoğu zaman eksiklikten, gecikmeden ve mesafeden beslenir. Bekleyiş hayal kurmaya, hayal geleceğe ilişkin ihtimaller üretmeye, bu ihtimaller de insanın kendi hayatını değiştirmesine alan açabilir. İsteklerin anında karşılandığı ve duygusal gerilimlerin ortadan kaldırıldığı bir dünyada ise insanın kendi geleceğini kurma deneyimi aşınır.
Pluribus’un asıl rahatsız edici tarafı burada ortaya çıkar: İnsan baskıyla değil, tatminle susturulur.
Bu yüzden bu dünyada şiddet de ortadan kalkmış görünür. Ancak şiddetin yokluğu, tek başına barışın varlığını kanıtlamaz. Şiddet; çatışan çıkarların, sahip olma arzusunun, öfkenin ve sınırları zorlama dürtüsünün sonuçlarından biri olabilir. İnsanların duygusal tepkileri aynı düzleme sabitlendiğinde çatışmanın zemini de daralır. Fakat geriye kalan, özgürce seçilmiş bir barış mıdır, yoksa çatışma kapasitesinin biyolojik olarak devre dışı bırakılması mı?
Bu, baskının yalnızca yasaklar ve cezalar üzerinden işlemediği bir iktidar biçimidir.
İnsana ne yapacağını dikte etmekten çok, ne hissedeceğini ve başkalarıyla nasıl ilişki kuracağını belirleyen bir düzen söz konusudur. Denetimin biyolojik ve duygusal düzeye taşınması, bu dünyayı klasik baskı mekanizmalarından ayırır.
Üstelik bu düzen, ölümü bütünüyle kendi dışına atmaz. Virüse maruz kalanlar insanları öldüremez; ancak doğal yollarla ya da kazalar sonucunda ölenlerin bedenleri toplanıp işlenir. Dizide “HDP” olarak anılan insan kaynaklı protein, bu sistemin ölümle kurduğu ilişkinin somut örneğidir.
Burada etik açıdan rahatsız edici bir gerilim ortaya çıkar: Sistem bireysel şiddeti önlerken ölü bedenleri kendi devamlılığının bir parçası hâline getirir. Ölüm, düzenin bütünüyle dışladığı bir olgu değildir; biyolojik işleyişinin içinde yer alır. Ancak ölü bedenlerden yararlanılması ile yaşayan insanların rızası dışında dönüştürülmesi aynı etik sorun değildir. İlkinde ölümden sonra bedenin kullanımı, ikincisinde ise yaşayan bir bireyin kendi bedeni üzerindeki söz hakkı tartışmaya açılır.
Dolayısıyla mesele yalnızca insanların birbirine zarar verememesi değildir. Asıl soru, şiddetin ahlaki bir tercihle mi önlendiği, yoksa tercih imkânının kendisinin mi ortadan kaldırıldığıdır.
Arzu: Bastırılmamış, Optimize Edilmiş
Pluribus’ta herkes “eşittir”. Ancak bu eşitlik bir hak değil, bir yönetim tekniğidir.
Herkes aynı şeyi hisseder.
Herkes aynı şeyi ister.
Herkes aynı sesle konuşur.
Bu adalet değildir; homojenleştirmedir.
Buradaki kritik fark şudur: Arzu yalnızca bastırılmaz; bireyin arzularıyla kurduğu ilişki de dönüşür.
Bastırılan arzu direnç üretebilir. Ancak insanın ne istediğini, neye tepki verdiğini ve hangi ihtimalleri düşünebildiğini belirleyen koşullar değiştiğinde, özgürlük kaybı bir yasak biçiminde değil, sessiz bir uyum olarak ortaya çıkabilir.
Klasik baskı mekanizmaları insanın ne yapacağını belirlemeye çalışır; Pluribus’un dünyasında ise iktidar daha derine iner. İnsanların ne hissettiğini, neye tepki verdiğini ve başkalarıyla nasıl ilişki kurduğunu düzenler. Böylece özgürlük, kişinin kendi istekleriyle ilişki kurabilmesinden çok, önceden kurulmuş düzenin içinde sorunsuz yaşayabilmesine indirgenir.
Virüse maruz kalanların dünyası bu nedenle komünal bir yapı sergiler. Bireysel sahiplik, rekabet, sanat, siyaset ve kişisel yönelimler eski anlamlarını yitirir. İnsanlar ortak bir bilincin parçasına dönüşürken bireysel farklılıklar da aşınır.
Burada eşitlikle aynılık arasındaki ayrımı yapmak gerekir. Ortadan kalkan şey yalnızca eşitsizlik değildir; farklılıkların kendisidir. Sistem herkese aynı hakları tanımak yerine herkesi aynı duygusal rejime tabi kılar. İnsanların aynı hissetmesi, aynı haklara sahip olmasıyla eşdeğer değildir.
Buna karşılık bağışıklık taşıyanlar arzularını korur. Bu durum onları ahlaken üstün kılmaz; fakat kaçınılmaz biçimde farklı bir konuma yerleştirir. Ütopyanın eşitlik iddiası tam da burada çatlar.
Virüs eşitleyicidir.
Bağışıklık ise hiyerarşi üretir.
Bu, düzenin kendi içindeki bug’dır.
Çünkü bağışıklık yalnızca sisteme karşı direnme imkânı sağlamaz; aynı zamanda kolektifin ortadan kaldırdığı tercihleri, tutkuları ve kişisel yönelimleri koruma ayrıcalığı da verir. Böylece özgürlük, herkesin eşit biçimde sahip olduğu bir imkân olmaktan çıkar ve belirli kişilerin elinde kalan bir ayrıcalığa dönüşür.
Carol: İrade ile Haz Arasında
Carol sistemin karşısında duran saf bir isyancı değildir. O, aynı zamanda konforun, güvenliğin ve haz vaadinin çekimine açık, çelişkileri olan bir karakterdir. Düzenin sunduğu huzur onu bütünüyle itmez; tam tersine, zaman zaman baştan çıkarır.
Bu çekimin en somut yüzü Zosia’dır. Carol’ın onunla kurduğu yakınlık, yeni dünyanın sunduğu duygusal ve fiziksel konforun ne kadar cazip olabildiğini gösterir. Carol, reddettiği dünyanın sunduğu imkânlara da zaman zaman yaklaşır.
Bu nedenle onun çatışması yalnızca sistemle ilgili değildir. Carol kendi arzuları ile itirazları arasında da gidip gelir. İsyanı tutarlı bir ideolojiye değil, içsel bir huzursuzluğa dayanır. Onu ilginç kılan da budur: Carol kararlı bir devrimci değil, kendi çelişkileriyle yaşayan bir bilinçtir.
Ancak bu çatışma, bedeni ve geleceği söz konusu olduğunda çok daha sert bir etik soruna dönüşür.
Dönüşüm için kök hücre gereklidir. Koumba bunu Carol’a açıkça söyler; Carol ise buna izin vermez. Burada irade açık biçimde “hayır” der.
Ancak düzen bu hayırı tanımaz.
Carol’ın geçmişte dondurduğu yumurtalar, onun rızası dışında bir anahtara dönüşür. Kolektif, doğrudan rıza alamadığı bir durumda daha önce saklanmış biyolojik materyali kullanarak dönüşüm için gerekli kök hücreleri elde etmeyi hedefler. Carol, kendi iradesine rağmen dönüştürülme riskiyle karşı karşıyadır.
Mesaj nettir:
“Senin hayır demen önemli değil. Bedenin zaten evet diyecek malzemeye sahip.”
Bu noktada Pluribus’un etik maskesi düşer. Çünkü bir sistemin insanlara huzur vermesi, onların iradesini tanıdığı anlamına gelmez. Tam tersine, bireyin kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma hakkını ortadan kaldıran bir düzen, ne kadar barışçıl görünürse görünsün, temel bir etik sınırı ihlal eder.
Oysa etik, yalnızca kötülük yapamamak değildir. Etik, eylemde bulunma imkânına sahipken başkasının sınırını gözetmektir.
Bir davranışın şiddet içermemesi, onun özgür iradeyle gerçekleştirildiğini göstermez. Aynı şekilde, bir insanın rızası dışında dönüştürülmesi de herkesin huzurlu yaşayacağı iddiasıyla meşrulaştırılamaz.
Hayat artık üretimle değil, artıklarla sürer. Gelecek, bireysel iradenin özgürce kurduğu bir imkân olmaktan çıkar; mevcut düzenin devamlılığına bağlanır. Yaşam, geçmişin cesetleri üzerinden sürdürülürken yeni hayatın kendisi de kişinin rızasından bağımsız bir sürece dönüşebilir.
Byung-Chul Han’ın palyatif toplum kavramı burada anlam kazanır. Acının, çatışmanın ve olumsuzluğun ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir düzen, insanı bütün yaralanabilirliğiyle birlikte kabul etmek yerine rahatsızlık veren her şeyi etkisizleştirmeye yönelir. Oysa acıyı ortadan kaldırmakla insanı acı çekemeyen bir varlığa dönüştürmek arasında temel bir fark vardır.
Pluribus’un etik sorusu tam da budur: Huzur uğruna iradeden vazgeçildiğinde geriye hâlâ ahlaki bir yaşam kalır mı?
Manousos: Uyumsuzluk
Manousos'un Güney Amerikalı oluşu, karakteri merkezin dışında kalan coğrafyalar üzerinden düşünmek için bir imkân sunar. Ancak coğrafi kökeni tek başına onun sisteme neden mesafeli olduğunu açıklamaz. Bu mesafe, asıl olarak kolektifin dayattığı yaşam biçimine karşı tutumunda ve kendi kararlarını koruma ısrarında belirginleşir.
Manousos’un yaşamı, virüse maruz kalanlarınkiyle yüzeyde benzerlik gösterir. O da azla yaşar, hızlanmaz, talep etmez. Ancak bu benzerlik aldatıcıdır.
Virüse maruz kalanlar bireysel isteme biçimlerini kolektife devrettikleri için sade yaşar.
Manousos ise isteyebildiği hâlde sınırlamayı seçer.
Sisteme direnmek, tek başına doğru davranmanın garantisi değildir; direnişin yöntemleri ve başkaları üzerinde yaratabileceği sonuçlar da sorgulanmalıdır. Manousos'un önemi kusursuz bir yaşam biçimi sunmasında değil, kolektifin dayattığı uyumun dışında bir iradenin varlığını sürdürmesindedir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü sadelik tek başına bir erdem değildir. İnsan yoksunluk içinde yaşadığı için de azla yetinebilir, bilinçli bir tercih yaptığı için de. Dışarıdan bakıldığında benzer görünen iki hayatın etik anlamı, kişinin o hayatla kurduğu ilişkide belirir. Ancak Manousos'un bu tutumu onu kendiliğinden ahlaki bir üstünlüğe taşımaz.
Manousos, arzuyu bütünüyle kaybetmeden ve onu başkaları üzerinde bir iktidara dönüştürmeden yaşamanın mümkün olup olmadığını gündeme getirir.
Virüse karşı iki temel yol belirir: Arzuyu kaybederek etkisizleşmek ya da arzuyu bir ayrıcalığa dönüştürmek. Manousos ise bu iki seçeneğin arasında üçüncü bir ihtimali temsil eder:
Arzulu ama eşit kalabilmek.
İstekli ama hükmetmemek.
Var olmak ama sistemleşmemek.
Elbette bu, Manousos’u kusursuz bir ahlak figürüne dönüştürmez. Asıl mesele onun bütün cevapları vermesi değil, diğer karakterlerin ve düzenin dayattığı seçeneklerin dışında bir ihtimal açmasıdır.
Sistemin çözemediği şey yalnızca direniş değildir. Direniş bile zaman zaman karşı çıktığı düzenin kavramlarıyla hareket eder. Uyumsuzluk ise daha temel bir soruyu ortaya çıkarır: Bir insan, kendisine sunulan yaşam biçimini reddederek kendi ritmini koruyabilir mi?
Manousos’un temsil ettiği ihtimal burada yatar. Sistemin ölçülerine göre yaşamayı reddetmek, mutlaka daha fazlasını talep etmek anlamına gelmez. Bazen özgürlük, daha çok tüketmekte ya da daha çok şeye sahip olmakta değil, neyin peşinden gitmeyeceğine kendin karar verebilmekte yatar.
Ve bazen bir sistem için en yıkıcı şey, karşısına çıkan bir düşman değil, kendisine benzemeyi reddeden bir insandır.
Koumba Diabaté: Arzunun Radikal ve Karanlık Yüzü
Eğer Carol bu yeni dünyada iradenin ve vicdanın çatışmasını, Manousos ise arzuyu koruyarak başka türlü yaşama ihtimalini temsil ediyorsa, Koumba Diabaté bu denklemin daha karanlık tarafını açığa çıkarır.
Koumba, bağışıklığını bir tüketim lisansına dönüştürür. Herkesin duygusal olarak sönümlendiği bir dünyada o, arzularını ve hazlarını özgürce yaşayabileceği bir alan bulur. Ancak bu özgürlük, kendiliğinden etik bir üstünlük anlamına gelmez.
Koumba’nın Carol’a karşı şaşırtıcı biçimde sıcak ve dostane oluşu, onu salt bir hedonist olarak değerlendirmeyi zorlaştırır. İnsanlarla kurduğu ilişkiler, kişisel haz arayışının bütün insani bağları ortadan kaldırmadığını gösterir. Yine de bu sıcaklık, arzunun nasıl bir ayrıcalığa dönüşebileceği sorusunu ortadan kaldırmaz.
Koumba’nın durumu, bağışıklığın iki farklı anlamını görünür kılar. Bir yandan bireysel iradeyi ve kişisel yönelimleri korur; diğer yandan, herkesin erişemediği bir özgürlük alanını kişisel tatmin için kullanma imkânı verir.
Böylece özgürlük ile sorumluluk arasındaki gerilim ortaya çıkar. Bir insanın istediğini yapabilmesi, yaptığı şeyin etik açıdan haklı olduğu anlamına gelmez. Arzunun korunması değerlidir; fakat arzunun başkalarıyla kurduğu ilişki de önemlidir.
Koumba, Carol gibi düzenin etik çelişkileriyle sürekli hesaplaşmaz. Manousos gibi kendi arzularını sınırlamanın yollarını da aramaz. Onun temsil ettiği ihtimal, bağışıklığın sağladığı özgürlük alanını kişisel haz için kullanmaktır.
Dünyanın geri kalanı duygusal bir boşluğa dönüşmüşken o, bu boşluğu kendi zevkleriyle doldurma arayışındadır.
Koumba’nın karakteri böylece basit bir özgürlük savunusunu da karmaşıklaştırır. Eğer arzunun korunması insan olmanın koşullarından biriyse, arzu uğruna her şeyin meşru sayılması mümkün müdür? Bireysel özgürlük, başkalarının erişemediği bir imkâna dönüştüğünde kendi içinde yeni bir eşitsizlik üretmez mi?
Carol’ın iradesiyle korumaya çalıştığı, Manousos’un sınırlamaya çalıştığı ve Koumba’nın haz için kullandığı şey aynıdır: Kişinin kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma imkânı.
Ancak bu imkânın nasıl kullanıldığı, özgürlüğün etik anlamını belirler.
Sonuç: İnsan Olmanın Bedeli
Pluribus’un dünyası ilk bakışta bir ütopya gibi görünür. Şiddet yoktur, kaos yoktur, eksiklik yoktur. Ancak insanın dünyayla kurduğu ilişkinin temel unsurları da ortadan kalkmıştır. Anlam, risk, çatışma ve yanlış yapma hakkı silinirken huzur, kendi başına bir amaç olmaktan çıkar ve insanın nasıl yaşayacağını belirleyen bir mekanizmaya dönüşür.
Bu dünyanın asıl sorunu, insanların mutlu olup olmamasından önce gelir: İnsanlar kendi yaşamlarının öznesi olma imkânını ne ölçüde koruyabilmektedir?
Huzur herkes için sağlansa bile, bu huzurun koşullarını belirleme hakkı bireyin elinden alınmışsa geriye ciddi bir özgürlük sorunu kalır.
Carol, iradenin huzur uğruna feda edilmesine karşı çıkar. Manousos, arzuyu kaybetmeden ve onu iktidara dönüştürmeden yaşamanın mümkün olup olmadığını sorgular. Koumba ise özgürlüğün kişisel haz ve ayrıcalıkla nasıl iç içe geçebileceğini gösterir. Üçü de aynı dünyanın farklı çelişkilerini görünür kılar.
Bu nedenle Pluribus’un meselesi yalnızca birey ile kolektif arasındaki çatışma değildir. Asıl mesele, insanı insan yapan şeylerin ne kadarından vazgeçtiğimizde geriye hâlâ kendimizden söz edebileceğimizdir.
Çünkü özgürlük yalnızca acıdan kurtulmak değildir. İstemek, karar vermek, yanılmak, başkalarıyla çatışmak ve verdiğimiz kararların sonuçlarıyla yüzleşmek de özgürlüğün parçalarıdır. Bunların her biri insan yaşamını zorlaştırabilir; fakat insanın kendi hayatının öznesi olmasını da mümkün kılar.
Belki de asıl mesele mutlu olup olmamak değil, mutluluğun ne anlama geldiğine kimin karar verdiğidir.
Acı çekmeyen ama kendi arzularını kuramayan bir varlık mı olmak istiyoruz, yoksa isteyen, hata yapan ve bedel ödeyen bir insan mı?
Yorumlar