The Martian

The Martian, astronot Mark Watney’nin Mars’ta tek başına kalması üzerinden, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunu çağrıştıran bir hayatta kalma anlatısı kurar. Film, bireyin doğa (ya da bu kez gezegen) karşısındaki yalnızlığını; mühendislik bilgisi, sabır ve problem çözme becerileriyle aşma fikri üzerine inşa edilen klasik bir bilimkurgu çizgisini başarıyla sürdürür.

Houston ile astronot arasındaki sürekli iletişim, ekip çalışması ve “dünyadan akıl alma” sahneleri, türün artık yerleşik klişeleri arasında sayılabilecek bir dizi anlatı öğesini barındırır. Ancak Ridley Scott’un teknik ustalığı ve özellikle 3D mekân kullanımı, bu eski tüfek bilimkurgu kodlarını steril ve akıcı bir seyir deneyimine dönüştürür. The Martian, bu yönüyle iddiasından çok eğlencesiyle öne çıkan, ritmini hiç kaybetmeyen bir yapım olarak işler.

Ne var ki filmin ideolojik zemini, tam da bu pürüzsüzlüğün içinde belirginleşir. Defoe’nun Robinson Crusoe’sunun sömürgecilik karşıtı gibi görünen ama özünde İngiltere merkezli bir dünya görüşünü yücelten anlatısı nasıl masum değilse; Andy Weir’in romanı ve Ridley Scott’un uyarlaması da benzer biçimde tarafsız değildir. The Martian, hayatta kalma öyküsünü evrensel bir insanlık başarısı gibi sunarken, bu başarının kurumsal yüzünü sistemli biçimde NASA üzerinden parlatır.

Bilim, dayanışma ve insan aklı burada evrensel değerler gibi görünse de; temsil edilen kurum tekildir. Film, uzayı bir ortak insanlık alanı olmaktan çok, Amerikan teknik aklının ve organizasyon becerisinin doğal uzantısı olarak kodlar. Bu yönüyle The Martian, tıpkı Robinson Crusoe gibi, bireysel bir hayatta kalma anlatısının arkasına gizlenmiş modern bir ideolojik anlatı üretir: keşif, yalnızca bilgiyle değil; doğru kurumla mümkündür.


Yorumlar