Nymphomaniac





Sansasyon kavramını sinemasının kurucu unsurlarından biri hâline getiren Lars Von Trier, Nymphomaniac ile yine tartışmanın merkezine yerleşmeyi başarıyor. Bir nemfomanın hikâyesini kesitler hâlinde sunan film, yapım aşamasından vizyona girişine kadar yarattığı beklentiyle olduğu kadar, bu beklentiyi bilinçli biçimde boşa çıkarma tavrıyla da dikkat çekiyor. Trier, burada erotizmi bir teşhir alanı olarak değil, hazzın sınırlarını sorgulayan felsefi bir problem olarak ele alıyor.

İki bölümden oluşan filmde, yönetmenin Antichrist ve Melancholia’dan tanıdığımız Charlotte Gainsbourg yeniden merkezde yer alıyor. Trier, önceki filmlerinde görsel olarak güçlü, ancak anlatısal açıdan zaman zaman belirsiz ve dağınık bir yapı kurmuştu. Nymphomaniac ise bu anlamda daha oturaklı, anlatısını daha bilinçli biçimde kontrol eden ve düşünsel çerçevesini daha net çizen bir film olarak öne çıkıyor. Bu bütünlük, büyük ölçüde Joe karakteriyle kurulan derin ve tutarlı ilişkiden kaynaklanıyor.

Film, Joe’nun izbe bir sokakta yaralı hâlde bulunmasıyla açılır. Paslı bir mekân, damlayan sular ve neredeyse ölü gibi yere serilmiş bir beden… Seligman’ın onu evine almasıyla birlikte film, bir anlatıdan çok bir itiraf ve çözümleme alanına dönüşür. Joe, “belki de tek günahının, gün batımından diğer insanlara nazaran daha fazlasını beklemek” olduğunu söylerken, aslında hazla kurduğu takıntılı ilişkinin varoluşsal temelini de ortaya koyar. Film boyunca onun sesinden, cinselliğin yalnızca bedensel değil, metafizik bir arayış olduğunu dinleriz.

Nymphomaniac, en güçlü yanını Joe ile Seligman arasındaki ilişkide bulur. Bu birliktelik, yüzeyde bir hasta-doktor ya da günahkâr-itirafçı ilişkisini andırsa da, derinde iki farklı dünya görüşünün karşılaşmasıdır. Joe hazcılığı, Seligman ise rasyonelliği temsil eder. Biri arzunun, diğeri aklın sınırlarında konuşur. Karşıtlık yalnızca karakterler arasında değil; hazcılık ile çilecilik, rasyonalizm ile mistisizm, beden ile düşünce arasındaki gerilimler üzerinden derinleşir. Joe’nun çocukluğunda yaşadığı yoğun orgazm deneyimini yeniden üretme çabası, zamanla bir tatmin arayışından çok, imkânsız bir geri dönüş denemesine dönüşür.

Filmin cinsel sahneleri pornografik estetiğe yakın bir dil kullanır; ancak bu bilinçli bir tercihtir. Trier pornografiyi haz üretmek için değil, pornografinin vaat ettiği hazzın içini boşaltmak için kullanır. Tesadüflerle dolu karşılaşmalar, uç noktalara varan fetişler ve zaman zaman kitsch’e yaklaşan performanslar, izleyiciye şu soruyu sordurur: Gördüklerimiz Joe’nun yaşadıkları mı, yoksa onun zihninde kurduğu fantezilerin bir izdüşümü mü? Erotik vaat, film boyunca sürekli ertelenir ve boşa çıkarılır. Tıpkı Joe’nun kendi haz arayışı gibi.

Nymphomaniac, kadın-doğa, rasyonalizm-mistisizm, hazcılık-çilecilik gibi ikilikler arasında güçlü bağlar kurar ve bunu yaparken ahlaki bir yargıya başvurmaz. Trier, karakterini yargılamaz; onu anlamaya çalışır. Joe, yalnızca “haz düşkünü” bir figür değil, haz ilkesinin sınırlarına çarpan ve orada bir boşlukla karşılaşan trajik bir özneye dönüşür. Bu yönüyle sinema tarihindeki nemfoman temsilleri arasında ayrıcalıklı bir yerde durur.

Trier’in önceki filmlerinde zaman zaman eksik kalan düşünsel olgunluk, Nymphomaniac’ta daha belirgin ve daha tutarlıdır. Film, izleyiciyi tahrik etmekten çok, rahatsız eder; çünkü hazza dair en temel soruyu sorar:
Haz gerçekten doyurur mu, yoksa yalnızca tükenişi mi hızlandırır?

Ve belki de film, bu soruyu tek bir cümlede özetler:

Haz ilkesinin ötesi, ölümdür.

Yorumlar