Bir yönetmenin iyi bir film çekmesinin ötesinde, taşıması gereken ahlaki sorumluluklar vardır. Bu sorumluluklar yalnızca estetik tercihlerle değil, anlatının kurduğu etik zeminle de ilgilidir.
-
Hikâyeyi mümkün olduğunca tarafsız biçimde inşa etmek
-
Propagandaya başvurmamak
-
İzleyiciyi manipüle etmemek
-
Bir mesaj dayatmaktan ziyade, mevcut durumu olduğu gibi sunarak alıcının kendi sonucuna varmasına alan açmak
Son yılların en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Christopher Nolan, ne yazık ki son Batman filmi The Dark Knight Rises ile bu sorumlulukların hiçbirini yerine getiremiyor.
Heath Ledger’ın olağanüstü performansıyla hayat verdiği Joker’i hatırladığımızda bu durum daha da görünür hâle geliyor. Joker, yaptıklarını belirli bir felsefi zemine oturtan; iyi ile kötü arasındaki çizginin silikliğini, hatta bu ayrımın yapaylığını sorgulayan nadir çizgi roman antagonistlerindendi. Onu bu kadar etkileyici kılan şey yalnızca kötülüğü değil, kötülüğün anlamını tartışmaya açmasıydı.
Bu nedenle The Dark Knight’ın ardından gelen yeni film, beklentiyi doğal olarak yükseltiyordu. Ancak The Dark Knight Rises, daha kötü karakteri Bane ile birlikte bu beklentiyi karşılayamıyor.
Filmin temel çatışmasına baktığımızda; terörist lider Bane, Gotham’ın kontrolünü ele geçirmek amacıyla yürüttüğü plan doğrultusunda Bruce Wayne’i iflasın eşiğine sürüklerken, Batman’i de kendi iç hesaplaşmasıyla baş başa bırakır.
Ancak Bane, Joker’in aksine felsefi bir derinliğe sahip değildir. Gotham’ı neden yok etmek istediğine dair tutarlı bir düşünsel zemin sunulmaz. Film finalde bu boşluğu doldurmaya çalışsa da ortaya çıkan gerekçe doyurucu olmaktan uzaktır. Bane, kalbine yenik düşmüş, itaat eden ve saf kötülüğe hizmet eden bir figür olarak çizilir — neredeyse ergen bir öfkenin taşıyıcısı gibidir.
Selina Kyle ise modern bir Robin Hood temsiliyle karşımıza çıkar. Başlangıçta ezilenlerin, yani Bane’in tarafında yer alırken; anlatının ihtiyaçları doğrultusunda “doğru yolu seçerek” Batman’ın safına geçer. Bu dönüşüm karakter gelişiminden çok, yönetmenin ideolojik yönlendirmesinin bir sonucu gibi durur.
Bu noktada filmde kurulan ahlaki denklem netleşir:
Bruce Wayne ve Batman, tüm finansal krizlerine rağmen saf “iyi” olarak temsil edilir. Bane ise halk adına konuştuğunu iddia eden, ancak iktidarı ele geçirdiğinde proleter bir diktatörlük kuran saf “kötü” figürüne dönüşür.
Ortaya çıkan tablo, ekonomik kriz alegorisi üzerinden yapılan sınıfsal bir okuma olarak karşımıza çıkar. Nolan bu anlatı aracılığıyla, kriz hâlindeki kapitalizmden umudumuzu kesmememiz gerektiğini; zenginlerin varlığının ezilenlerin iyiliği için zorunlu olduğunu ve halkın iktidarı ele geçirmesinin kaçınılmaz biçimde bir felaketle sonuçlanacağını savunur.
Bu söylem, bir sanatçının en çok ihtiyaç duyduğu etik mesafeyi ne yazık ki tamamen ortadan kaldırır.
Filmi etik bulmamamın nedenleri açıktır:
-
Nolan anlatısını taraflı biçimde kurar; kapitalizmin alternatifini kaçınılmaz olarak barbar ve acımasız bir diktatörlük olarak resmeder.
-
Film, örtük değil açık biçimde kapitalizmin propagandasını yapar.
-
İzleyiciyi gerçeklerle yüzleştirmek yerine onu manipüle ederek “sadık kalması gereken tarafı” işaret eder.
-
Mevcut durumu tarafsız biçimde sunmak yerine, Batman’den — yani sistemin kendisinden — yana bir özdeşleşme dayatır.
Joker ile Batman arasındaki ahlaki çizgiyi ustalıkla belirsizleştiren güçlü bir filmin ardından, böylesine keskin ve tek taraflı bir anlatı Nolan’ın kariyerine yakışmamaktadır. The Dark Knight ile ağzımıza çalınan bal, The Dark Knight Rises ile geri alınır.
Elbette birileri çıkıp “büyük bütçeli bir Amerikan yapımından ne bekliyordun?” diyebilir. Ancak Nolan gibi uluslararası bir ismin yalnızca Amerikan izleyicisine değil, tüm dünyaya karşı bir sorumluluğu vardır. Üstelik eleştirinin bile zaman zaman sistemin bir parçasına dönüştüğü bir çağda, bu tür anlatılar kaçınılmaz olarak mevcut düzeni yeniden üretir.
Kısacası, Nolan’ın filmi kadar bu yazı da etik ve ahlaki değildir.

Yorumlar