İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen Siberia, Monamour, Rus yönetmen Slava Ross'un ilk uzun metraj filmi. Hikâye, Sibirya'nın sert coğrafyasında, medeniyetten oldukça uzak bir bölgede yaşayan Ivan ile torununun yaşamına odaklanıyor. Kış yaklaşmaktadır. Torun uzun zamandır babasının dönmesini beklerken, dedesiyle birlikte doğanın acımasız şartları altında hayatta kalmaya çalışır. Onlara zaman zaman yardım eli uzatan tek kişiler köyde yaşayan akrabalarıdır; ancak bu yardımlar bile aile içinde huzursuzluk yaratır.
Film anlatısını iki farklı eksen üzerine kuruyor. Bir yanda doğayla iç içe, Tanrı inancına yaslanarak var olmaya çalışan dede ile torunun hikâyesi yer alırken, diğer yanda köye doğru ilerleyen iki askerin arasındaki güç ilişkisi ve hiyerarşik gerilim bulunuyor. Bu iki anlatı birbirinden bağımsız görünse de, sonunda aynı ahlaki sorgulamanın farklı yüzlerine dönüşüyor.
Ross'un en büyük başarısı ise kuşkusuz yönetim anlayışı. Film zaman zaman belgesel hissi uyandıracak kadar doğal bir atmosfer kuruyor. Bunda Sibirya'nın vahşi doğasının büyük payı olsa da, aynı gerçekçilik duygusu kapalı mekânlarda geçen sahnelerde de korunuyor. Kamera hiçbir zaman karakterleri yüceltmüyor ya da dramatik etkiyi zorlamıyor; yalnızca onları yaşadıkları dünyanın içinde gözlemliyor. Bu nedenle film, coğrafi olarak ne kadar uzak görünürse görünsün, insanın kendi hayatından parçalar bulabileceği evrensel bir duygu yaratıyor.
Son tahlilde Siberia, Monamour, insanın dinî, milliyetçi ya da tamamen seküler bir dünya görüşüne sahip olmasının tek başına belirleyici olmadığını; doğru ile yanlışı ayırabilmesini sağlayan esas unsurun vicdan olduğunu etkileyici sinematografisi ve güçlü görüntü yönetimi eşliğinde anlatıyor.
Filmin belki de en dikkat çekici tarafı ise, Rus sinemasında Sovyetler Birliği sonrasında ortaya çıkan kayıp baba figürünün bir başka örneğini sunması. Andrey Zvyagintsev'in ilk filmi The Return da yıllardır beklenen bir babanın dönüşü üzerine kuruluydu. Slava Ross da ilk filminde benzer biçimde yokluğu hissedilen bir baba üzerinden hikâyesini inşa ediyor. Bu tekrarın tesadüf olmadığını düşünmek mümkün. Yıkılmış bir rejimin ardından ortaya çıkan otorite boşluğu, güven duygusunun kaybı ve yeni bir kimlik arayışı, baba figürünün eksikliği üzerinden sinemada görünür hâle geliyor. Baba artık yalnızca aileyi temsil eden bir karakter değil; çökmüş bir düzenin, kaybolmuş bir otoritenin ve geçmişe duyulan özlemin metaforuna dönüşüyor.

Yorumlar