Watchmen


Watchmen, Watchmen’in Zack Snyder tarafından sinemaya uyarlanmış versiyonu olarak, süper kahraman anlatısını ters yüz eden bir dünya kurar. Çizgi romanı okumamış biri olarak filmi doğrudan metinlerarası bir karşılaştırmaya sokamasam da, film kendi başına güçlü bir politik ve etik evren önerir.

Hikâye, Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer savaşın eşiğinde olduğu alternatif bir Soğuk Savaş döneminde geçer. Bir zamanlar devlet adına ya da bağımsız olarak “kahramanlık” yapmış maskeli figürler artık toplum içine dağılmış, gündelik hayatın sıradanlığına gömülmüştür. Ancak bu kırılgan düzen, içlerinden birinin öldürülmesiyle bozulur ve Rorschach’ın cinayet soruşturmasını başlatmasıyla anlatı ilerlemeye başlar.

Film, karakterleri doğrusal bir hikâyeye oturtmak yerine geçmiş ve şimdi arasında gidip gelen bir yapı kurar. Özellikle Komedyen’in ölümü etrafında kurulan anlatı, ilk bakışta onu bir “anti-kahraman” trajedisi gibi sunarken, geçmişe indikçe bu algı sürekli bozulur. Seyirci, her yeni katmanda bu figürlerin kahramanlık fikrinden ne kadar uzak olduğunu görür.

Bu noktada film, kahramanlık mitini bilinçli biçimde parçalar. Her bir karakterin yaptığı seçimler, üstlendikleri roller ve “fedakârlık” olarak sunulan eylemler, aslında ahlaki gri alanlarda gezinen, çoğu zaman problemli kararlar olarak yeniden çerçevelenir. Zack Snyder’ın görsel estetiği bu çöküşü stilize ederek sunarken, Alan Moore’un metinsel dünyası zaten bu yıkımı temel prensip olarak kurmuştur.

The Dark Knight ve Sam Raimi’nin Spider-Man gibi yapımların başlattığı süper kahraman anlatısının karanlıklaşma eğilimi, bu filmde daha radikal bir noktaya taşınır. Artık mesele yalnızca “kahramanın karanlık tarafı” değil, kahramanlık fikrinin kendisinin sorgulanmasıdır. Bu yüzden Watchmen, türün sınırlarını genişletmekten ziyade onu temelden sarsan bir kırılma noktası olarak okunabilir.

Yorumlar