Viskningar och rop (1972)

Viskningar och rop ilk bakışta bir ölüm hikâyesi gibi görünür: Agnes’in yavaş yavaş sönen bedeni etrafında yeniden bir araya gelen üç kardeş, aynı evin içinde hem fiziksel hem duygusal olarak sıkışırlar. Ancak film ilerledikçe mesele ölümden çok, yaşayanların içindeki boşluk haline gelir. Bergman burada ölümü bir olay değil, bir ayna gibi kullanır; asıl bakılan şey geride kalanların yüzüdür.

Film, kardeşler arasındaki ilişkiyi sevgi üzerinden değil, sevginin yokluğu üzerinden kurar. Karin ve Maria’nın birbirine ya da geçmişlerine temas edememesi, duygusal bir donmuşluk hali yaratır. Bu donmuşluk, Agnes’in hastalığıyla birlikte çözülmez; aksine daha görünür hale gelir. Ölüm, sadece bu çatlağı büyüten bir ışık gibi çalışır.

Buna karşılık Anna karakteri, filmin ahlaki merkezini sessizce kurar. Agnes’e gösterdiği şefkat, biyolojik bağlardan bağımsız bir “insanlık” ihtimalini hatırlatır. Filmde neredeyse dini bir figüre dönüşen bu ilişki, kurtuluşun metafizik bir güçten değil, doğrudan insan temasından gelebileceğini söyler. Agnes’in huzura en çok yaklaştığı anlar, tam olarak bu temasın içindedir.

Filmin görsel dünyası ise bu duygusal yapıyı sürekli baskı altında tutar. Kırmızı mekânlar, steril bir evden çok, organik ve rahatsız edici bir iç dünyayı çağrıştırır. Kamera çoğu zaman karakterlerin yüzlerine fazlasıyla yaklaşır; bu yakınlık seyirciyi gözlemci olmaktan çıkarıp tanık haline getirir. Sessizlikler ise boşluk değil, bastırılmış duyguların geri dönüşüdür.

Tüm bu yapı, filmi klasik bir drama olmaktan çıkarıp daha radikal bir yere taşır: Viskningar och rop aynı zamanda bir korku filmi olarak da okunabilir. Buradaki korku, dışsal bir tehditten değil, insanın kendi içine bakmak zorunda kalmasından doğar. Ev, güvenli bir alan değil, zihnin daralan bir uzantısıdır. Sessizlik, müzikten çok daha tehditkârdır. Yakın planlar ise karakterleri insani olmaktan çıkarıp neredeyse anatomik bir şeye dönüştürür.

Özellikle Agnes’in ölüm sonrası varlığı, filmin gerçeklik sınırlarını bilinçli olarak bulanıklaştırır. Bu sahneler doğaüstü bir anlatı gibi okunabileceği gibi, suçluluk ve bastırılmış duyguların halüsinatif bir yansıması olarak da düşünülebilir. Bu belirsizlik, filmi daha da rahatsız edici hale getirir; çünkü cevap vermez, sadece hissettirir.

Sonuçta Bergman’ın yaptığı şey, ölüm üzerinden bir hikâye anlatmak değil, yaşamın içindeki sessiz çürüklüğü görünür kılmaktır. Film bittiğinde geride kalan şey olay örgüsü değil, bir atmosferdir: insanın en yakınlarına bile ulaşamadığı, ama onlardan kaçamadığı bir iç sıkışma hali.

Bu yüzden Viskningar och rop, yalnızca bir drama değil; aynı zamanda insanın kendi varlığıyla karşılaştığında hissettiği o rahatsız edici boşluğu anlatan bir korku deneyimidir.

Yorumlar