
Artık dokuzuncu sezona yaklaşırken The X-Files üzerine bir şeyler söylemenin tam zamanı. Çünkü bu dizi, yüzeyde bir FBI “paranormal olaylar birimi” hikâyesi gibi görünse de aslında çok daha temel bir sorunun etrafında dolaşır: insanın gerçeklikle kurduğu ilişki.
Mulder ve Scully’nin hikâyesi bu ilişkinin iki farklı yönünü temsil eder. Mulder, açıklanamayanı kabul etmeye daha yatkın bir zihinle hareket ederken; Scully, her olayın mutlaka rasyonel ve bilimsel bir karşılığı olması gerektiğine inanır. Ama bu karşıtlık göründüğü kadar basit değildir.
Çünkü dizi ilerledikçe şunu fark ederiz: Mulder’ın “inanma” isteği de, Scully’nin “açıklama” ısrarı da birer kesinlik arayışıdır. Biri bilinmeyeni gerçek kılmak isterken, diğeri dünyanın düzenli ve çözülebilir kalmasını ister. İkisi de belirsizliğe tahammül edemez.
Mulder’ın duvarındaki “I Want to Believe” posteri bu yüzden yalnızca bir slogan değildir. Bir karakterin değil, bir varoluş biçiminin ifadesidir. Gerçeğin sürekli ertelendiği, tanıkların güvenilmez olduğu, devletin ve hafızanın bulanıklaştığı bir dünyada Mulder için inanmak, bir tür var olma biçimine dönüşür.
Scully ise çoğu zaman bilimsel yöntemden çok, dünyanın mutlaka açıklanabilir olması gerektiğine dair güçlü bir varsayımla hareket eder. O da aslında “inanmaz”; ama “açıklanabilir olana inanır.” Bu nedenle onun pozisyonu da sanıldığı kadar saf bir rasyonalizm değildir.
Bu açıdan bakıldığında X-Files aslında “bilim mi, paranoya mı?” sorusunu sormaz. Daha derin bir gerilim kurar: İnsan, anlamı nerede üretir?
Dizinin en karanlık noktası da burada ortaya çıkar. Gerçekler açığa çıksa bile tatmin tam olarak gerçekleşmez. Çünkü sorun gerçeğin varlığı değil, ona hangi çerçeveden bakıldığıdır. Paranoya da, bilimsel açıklama da aynı boşluğu tamamen dolduramaz.
Bu yüzden dizi sonunda bizi başladığımız yere geri getirir: belirsizliğe.
Ve geriye tek bir cümle kalır:
“I Want to Believe.”
İnanç beşeri hayatın ya da beşer hayatının anlamının öğrenilmesidir. . .
"Tolstoy"
Yorumlar