
Sonbahar, son dönem Türkiye sinemasının tekdüze kalabalığı arasından sıyrılıp bambaşka bir yerde duruyor. Çünkü uzun zamandır bu kadar incelikli, bu kadar içe işleyen ve naifliğini öfkesinden değil, kederinden alan bir film vizyona girmedi.
Film; on yıl kaldığı cezaevinde ölüm orucu ve açlık grevleri sonucunda ciğerleri iflas eden, yalnızca son günlerini dışarıda geçirebilsin diye tahliye edilen Yusuf’un Karadeniz’in sisli dağlarına, memleketine dönüşünü anlatıyor.
Aslında sonu daha en baştan belli olan bir yolculuk bu. Film, F tipi cezaevleri sürecinden ve Hayata Dönüş Operasyonu’ndan kalan gerçek arşiv görüntüleriyle açılıyor. Kurgunun içine sızan bu belgesel kesitleri yalnızca bir dönemin hafızası değil; Türkiye’nin hâlâ tamamlanmamış demokrasi serüveninin sessiz tanıkları gibi duruyor.
Yusuf’un göğsünden yükselen o hırıltılı her nefes, yalnızca biyolojik bir tükenişin değil; 90’ların sonunda bu topraklarda kaleleri birer birer düşen, nefessiz bırakılan sol hareketin de son can çekişmesinin yankısı gibi. Yusuf iyileşemez; çünkü uğruna gençliğini feda ettiği hareketin de artık bu yeni düzende nefes alacak alanı kalmamıştır.
Yusuf’un ömrü, sosyalizmin büyük anlatılarının dağıldığı bir eşikte harcanmıştır. En güzel yılları dört duvar arasında erimiştir. Eka ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Karadeniz kıyılarına savrulmuş, hayatta kalabilmek için konsomatrislik yapan Gürcü bir kadındır. Biri cezaevinde idealiyle birlikte bedenini tüketmiş Türkiyeli bir devrimci, diğeri çöken koca bir bloğun enkazı altında savrulmuş bir kadın…
İkisi de aynı büyük tarihsel yenilginin iki farklı yakadaki yetimleridir.
Yusuf’un yokluğunda hayat akmış, memleket değişmiş, piyasanın acımasız kuralları en ücra vadilere kadar sinmiştir. Döndüğünde kendi köyünde bile silik bir hayalete dönüşür; minibüste, dar sokaklarda kimse onu tanımaz. Dışarısı, içeriden daha yabancı ve daha soğuktur. Memleket Yusuf için ikinci bir cezaevine dönüşür.
Uğruna hayatını koyduğu büyük mücadele elinden alınmış, geçmişiyle birlikte geleceği de gasp edilmiştir. Bir zamanlar inandığı dünyanın yerinde artık yalnızca boşluk vardır.
Yusuf’un ders çalıştırdığı küçük çocuğun elinden oyuncağını çekip aldığı sahne tam da bu yüzden çarpıcıdır. Bu, sisteme sessiz bir teslimiyet midir? Yoksa vaktiyle kendi elinden gençliği ve ütopyası çalınmış bir adamın, ardında kalacak çocuğa hayatın acımasızlığını öğretme refleksi mi? Film bu sorunun cevabını vermek yerine Yusuf’un içindeki kırılmayı gösterir.
Aynı sıkışmışlık yalnızca Yusuf’a ait değildir. Müteahhitliğe soyunup düzenin çarklarına adapte olmaya çalışan çocukluk arkadaşı Mikail’de de, bir gün olsun evde oturup huzur bulamayan yaşlı teyzede de aynı boğuntu vardır. Sanki herkes kendine dar gelen, nefes aldırmayan bir dünyanın içine sıkışmıştır.
Mikail’in rakı masasında döktüğü o yalın itiraf her şeyi özetler:
“İyi kötü bir sosyalizm vardı…”
Artık o da yoktur.
Ölümünü beklerken karşısına çıkan Eka, Yusuf’un zihninde çoktan solmuş hayalleri bir anlığına yeniden kıpırdatır. Fakat cezaevi yalnızca bedenini değil, insanın insanla kurabileceği bağı da yaralamıştır. Araya derin bir yabancılaşma, bir dilsizlik ve birbirine ulaşamamanın ağırlığı girer.
Son umut da Karadeniz’in sisi gibi dağılıp gittiğinde geriye yalnızca çocukluktan kalma bir hafıza kalır.
Yusuf, çalabilmek için derin bir nefes ve sağlam ciğerler isteyen tulumuna son soluğunu üfler.
O son nefes, artık konuşacak sözü kalmamış bir kuşağın dünyaya verdiği son cevaptır.
Sonbahar, yalnızca ölümü bekleyen eski bir mahkûmun hikâyesi değildir. Geri dönülemeyen zamanların, ciğerleri iflas etmiş bir ideolojinin ve insanın kendi hayatının enkazında yabancılaşmasının kederli bir ağıdıdır.
Yorumlar