Yumurta

Şehirde yaşayan ve kendi deyimiyle doğduğu kasabadan nefret eden bir adamdır Yusuf. Annesinin ölümü üzerine yıllardır uzak durduğu kasabaya geri döner ve film boyunca onun iç çatışmasına tanıklık ederiz. Minimalist bir üslupla, klasik anlatının dışına çıkan bir film olan Yumurta, ister istemez Mayıs Sıkıntısı ve Uzak gibi filmleri; daha evrensel ölçekte ise Andrei Tarkovsky sinemasını hatırlatır.

Film, son derece güçlü bir açılış sahnesiyle başlar. İki sade plan içinde yaşam ve ölümü yan yana getirir; hayatın sıradan akışı ile ölümün kaçınılmazlığı arasındaki gerilimi gösterişsiz ama çarpıcı bir biçimde kurar. Daha ilk dakikada, karakterin içindeki boşluğu hissederiz.

Yusuf her seferinde kasabadan gitmek ister; fakat her defasında bir engel çıkar karşısına. Bazen babasıyla açtığı, kurumuş eski bir kuyuya düşer; bazen işler gecikir; bazen de adeta zebaniyi andıran bir köpeğin gölgesinde sıkışır kalır. Kaçmak ister ama çıkamaz. Kasaba onun için bir mekândan çok bir hesaplaşma alanına, hatta bir cehenneme dönüşür. Ve bu cehennem, yüzleşmeden onu bırakmaz.

Kuyu sahnesi özellikle güçlü bir metafordur. Bu yalnızca fiziksel bir düşüş değil, geçmişe, köklere ve bastırılmış duygulara doğru bir iniştir. Yusuf’un asıl kaçtığı şey kasaba değil; kendi geçmişi ve kendi hakikatidir.

Film, minimalist anlatımı ve fotografik kadrajlarıyla dikkat çeker. Sabit planlar, doğal ışık, sessizlik ve uzayan zaman duygusu… Dramatik patlamalar yerine boşlukları izleriz. Kaplanoğlu seyirciye açıklama yapmaz; karakteri çözümlemez; sonuç üretmez. Onun sinemasında gerilim, sessizlikten doğar.

Geleneksel anlatının dışında bir yerde duran bu film, bize şunu hatırlatır: Bu toprakların da kendine ait bir sinema dili vardır. Sessiz, sabırlı, içe dönük ama güçlü. Ve bu sinema, izlesek de izlemesek de, kendi yolunda ilerlemeye devam eder.


Yorumlar