
“Yanımda bu adam olduktan sonra hiçbir şeyden korkum yok.”
— Değil mi, tatlım?
“Evet ama hapse birlikte giremezdik.”
“Çiftlere özel hapishaneler olmalı aslında.”
— “Ama o zaman bu cennet olur, hapishane değil…”
Park Chan-wook’un İntikam Üçlemesinin son halkası Sympathy for Lady Vengeance’da geçen bu diyalog, aşkın mekânla, özgürlükle ve suçla kurduğu tuhaf ilişkiyi tek bir mizansen içinde kristalize eder. Cennet ile hapishane arasındaki sınır, birlikte olma ihtimaliyle silinir. Bu düşünceden yola çıkarak Wong Kar-wai’nin My Blueberry Nights filmine bakmak istiyorum.
Wong Kar-wai bu filmde, önceki yapıtlarında inşa ettiği aşk evrenini Amerika’ya taşır. Ancak mesele tam da burada başlar: Wong Kar-wai’nin sineması yer değiştirdiğinde aynı duygusal yoğunluğu koruyabilir mi?
Wong Kar-wai’yi neden iyi biliriz?
In the Mood for Love, 2046, Chungking Express… Bu filmleri özel kılan şey yalnızca hikâyeleri değil; yakınlık ile mesafe arasındaki o kırılgan dengedir. In the Mood for Love’ı başyapıt mertebesine taşıyan temel unsur da budur: Birbirine fazlasıyla yakın ama asla dokunamayan iki insan. Görüntü yönetimi, oyunculuklar, mekân kullanımı ve müzik — özellikle Yumeji’s Theme — bu imkânsızlığı neredeyse somut bir duyguya dönüştürür. Aşk, kavuşamama hâliyle ölümsüzleşir; söylenemeyenler ağaç kovuklarına fısıldanır, yağmur altında bakışlara sıkışır.
My Blueberry Nights’a geldiğimizde ise tanıdık bir Wong Kar-wai atmosferi kurulmaya çalışılır. Christopher Doyle olmadan da renkli, stilize bir dünya yaratılmıştır; ancak Wong Kar-wai sinemasının o “arka plan derinliği” burada büyük ölçüde kaybolur. Belki de bu estetik, zaten Uzak Doğu’nun mekânsal ve kültürel dokusuna özgüdür.
Filmin asıl problemi ise merkezindeki çiftte belirginleşir. Norah Jones ve Jude Law, Wong Kar-wai’nin sinemasında alışık olduğumuz tensel gerilimi ve sessiz duygusal yoğunluğu taşıyamaz. Aralarındaki ilişki dramatik olmaktan çok yüzeyde kalır; kimi anlarda istemeden komik bir hâl alır. Jude Law’ın güvenlik kamerasından izlediğimiz dayak sahnesi, Uzak Doğu sinemasında aşırılık estetiği içinde eğlenceli olabilirdi; burada ise sahnenin kendisi değil, uyumsuzluğu güldürür.
Norah Jones’un karakteri üzerinden bir “kendini dinleme” yolculuğu izleriz. Bu noktada filme Rachel Weisz ve Natalie Portman’ın ara rolleri dâhil olur ve film nihayet nefes almaya başlar. Yan karakterlerin varlığı, ana ilişkinin eksikliğini daha da görünür kılar.
Filmin Amerika’da geçmesinin sonuçları finalde netleşir. Ne Jude Law kendine bir ağaç kovuğu arar, ne de Norah Jones geri dönmemek üzere kaybolur. Kavuşma mümkündür ve bu mümkünlük, Wong Kar-wai sinemasının temel gerilimini ortadan kaldırır. Film, Jude Law’ın Norah Jones’u romantik bir jestle öptüğü sahneyle sona erer. Oysa benzer bir duygusal yoğunluğun çok daha güçlü bir örneğini, DJ Shadow’un Six Days klibinde görmüştük. Burada ise potansiyel olarak unutulmaz olması gereken an bile sönük kalır.
Bu noktadan sonra My Blueberry Nights’ın Wong Kar-wai’ye kattıkları sınırlıdır: finansal rahatlık, Amerikalı izleyiciye açılma ve Amerikalı oyuncular için önemli bir yönetmenle çalışma deneyimi. Sinemasal olarak ise Wong Kar-wai’nin filmografisinde istisnai ve zayıf bir halka olarak durur.
Sonuç olarak:
Fıstık Antep’te güzeldir, dondurma Maraş’ta.
Yumeji’s Theme, In the Mood for Love’da.
Ve Wong Kar-wai, en çok Uzak Doğu’da Wong Kar-wai’dir.
Yorumlar