Take Shelter

Steven Soderbergh'in Contagion'ında ekonomik kriz görünmez bir virüs metaforuyla anlatılıyordu. Jeff Nichols ise Take Shelter'da benzer bir toplumsal kaygıyı bu kez yaklaşan bir fırtına üzerinden kuruyor. İki filmin ortak noktası, yaşadıkları dönemin ekonomik ve toplumsal güvensizlik duygusunu bir felaket anlatısının içine yerleştirmeleri. Biri salgını, diğeri ise doğayı kullanıyor; ancak ikisinin de asıl meselesi görünmeyen bir tehdidin insanların hayatını nasıl kuşattığı.

Nichols, hikâyesinin merkezine orta sınıf Amerikalı bir aile babası olan Curtis'i yerleştiriyor. Karısı Samantha ve işitme engelli kızı Hannah ile sakin bir yaşam süren Curtis, gördüğü kıyamet kabuslarının ardından yaklaşan büyük bir fırtınaya saplantılı biçimde inanmaya başlıyor. Bu inanç, onu evinin bahçesine giderek daha büyük ve daha maliyetli bir sığınak inşa etmeye kadar götürüyor. Film ilerledikçe seyirci de Curtis gibi aynı soruyla baş başa kalıyor: Yaklaşan gerçek bir felaket mi var, yoksa bütün bunlar zihninin yarattığı bir paranoyadan mı ibaret?

İşte Take Shelter'ı güçlü yapan da bu belirsizlik. Nichols, ekonomik güvencesizliği ve geleceğe duyulan korkuyu doğrudan anlatmak yerine, bunları yaklaşan bir fırtına metaforu üzerinden görünür kılıyor. 2008 ekonomik krizinin ardından özellikle Amerikan orta sınıfında oluşan gelecek kaygısı, Curtis'in sığınağına dönüşüyor. Asıl tehdit belki de gökyüzünde değil; insanların yarın ne olacağını bilememenin yarattığı psikolojik çöküşte yatıyor.

Filmin en büyük kozlarından biri de Michael Shannon'ın olağanüstü performansı. Shannon, Curtis'i yalnızca akıl sağlığını yitirmeye başlayan bir adam olarak değil; ailesini korumaya çalışan, korkuları ile sorumlulukları arasında sıkışmış bir baba olarak canlandırıyor. Jessica Chastain ise daha geri planda kalmasına rağmen filmin duygusal dengesini sağlayan karakteri başarıyla taşıyor.

Nichols'un atmosfer kurma konusundaki başarısı da dikkat çekici. Fırtınanın gerçekten yaklaşıp yaklaşmadığını hiçbir zaman kesinleştirmeyen anlatı, sürekli büyüyen bir huzursuzluk hissi yaratıyor. Bu yönüyle film, M. Night Shyamalan'ın ilk dönem işlerini hatırlatıyor. The Sixth Sense, Unbreakable ve Signs gibi filmlerde olduğu gibi burada da gerilim, ani sürprizlerden değil, giderek yoğunlaşan bir tedirginlikten besleniyor.

Take Shelter, bir felaket filmi gibi başlayıp psikolojik drama dönüşen, sonunda ise iki tür arasında bilinçli bir belirsizlik bırakan etkileyici bir yapım. Jeff Nichols, bu filmiyle Amerikan bağımsız sinemasının en dikkat çekici yönetmenlerinden biri olabileceğinin sinyallerini veriyor. O dönem için akla gelen tek endişe, kariyerinin M. Night Shyamalan'ınki gibi erken bir düşüş yaşayıp yaşamayacağıydı. Neyse ki yıllar içinde çektiği filmler, Nichols'un kendi sinema dilini istikrarlı biçimde geliştirmeyi başardığını gösterdi.

Yorumlar