Codayi-i nadir ez simin (A Seperation)


Asghar Farhadi, Berlin'de Altın Ayı'nın ardından Altın Küre ile de taçlanan Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin) ile yalnızca etkileyici bir aile dramı anlatmıyor; aynı zamanda seyircisini sürekli ahlaki bir muhasebenin içine sürüklüyor. Film boyunca "Suçlu kim, masum kim?" sorusu zihni meşgul ediyor. Ancak Farhadi'nin en büyük başarısı, bu sorunun tek bir cevabı olmadığını göstermesinde yatıyor. Her karakter kendi gerekçesiyle haklı, her karakter başka bir açıdan haksız.

Hikâye, boşanma aşamasındaki orta sınıf bir İranlı çiftin, Alzheimer hastası babaya bakması için alt sınıftan dindar bir kadın tutmasıyla başlıyor. İlk bakışta küçük görünen bu karar, kısa süre içinde yalanların, vicdani hesaplaşmaların ve sınıfsal gerilimlerin birbirini beslediği karmaşık bir düğüme dönüşüyor. Farhadi, seyirciyi son ana kadar "Asıl suçlu kim?" sorusunun peşinden koştururken, finalde bu soruyu ters yüz ediyor. Suç bireylerde değil; onları sürekli yanlış kararlar vermeye zorlayan toplumsal düzende saklı.

Ne var ki Bir Ayrılık yalnızca sınıfsal bir çatışmanın filmi değil. Aynı zamanda İran toplumuna dair güçlü bir politik alegori de kuruyor. Alzheimer hastası baba, değişemeyen ve giderek hafızasını yitiren İran rejiminin metaforu olarak okunabilir. Ona büyük bir sadakatle bakan Nader ise tüm sorunlara rağmen geleneklerinden vazgeçmeyen muhafazakâr kesimi temsil eder. Simin ise kızının geleceğini ülke dışında arayan, değişim isteyen ve mevcut düzen içinde umut göremeyen İranlıları simgeler. Farhadi bu okumayı hiçbir zaman didaktik bir söyleme dönüştürmez; karakterlerini ideolojik sembollere indirgemeden, onları önce insan olarak inşa eder.

Filmin en güçlü alegorisi ise çocuklardır. Termeh başta olmak üzere çocuklar, yetişkinlerin konuşacağı her önemli anda odanın dışına çıkarılır; kapının önünde bekletilirler. Fakat aynı çocuklar, anne ile baba arasında sürekli seçim yapmaya zorlanırlar. Geleceği temsil eden kuşak, bugünün hesaplarının yükünü omuzlamak zorunda bırakılır.

Farhadi finalde de aynı incelikle hareket eder. Jenerikte olduğu gibi son sahnede de büyük bir boşluk yaratır. Hâkim, Termeh'yi anne ve babası olmadan karar vermesi için odada yalnız bırakır. Seyirci ise bu seçimin sonucunu hiçbir zaman öğrenemez. Çünkü yönetmenin asıl ilgilendiği şey verilen karar değil, o kararı vermek zorunda bırakılan bir kuşağın varlığıdır. İran'ın geleceğini temsil eden çocuk, kendi kaderini belirlemek zorunda kalırken film de cevabı bilinçli olarak seyircisine bırakır.

Bu nedenle kapının önüne itilen çocuk imgesi yalnızca İran'a ait değildir. Gerçeklerin çocuklardan saklanabileceğini düşünen her toplum için evrensel bir metafordur. Çocukları, yani geleceği, kapının önüne koyabilirsiniz; fakat unutulmaması gereken bir şey vardır: Gerçekler er ya da geç anahtar deliğinden sızar. Yavaşça, sessizce ama bütün çıplaklığıyla.



Yorumlar