Hanna


Adını daha çok dönem filmleriyle duyuran Joe Wright, Hanna ile bu kez modern bir masala imza atıyor. Eski bir CIA ajanı olan babası tarafından medeniyetten uzak bir ormanda adeta bir ölüm makinesi olarak yetiştirilen Hanna, on dört yaşına geldiğinde ilk suikastını gerçekleştirmek üzere uygarlığın içine doğru yola çıkıyor. Film de tam bu noktadan itibaren klasik bir intikam hikâyesini masalsı ve psikolojik bir zeminde yeniden kurmaya başlıyor.

Cate Blanchett'in canlandırdığı Marissa karakterinin hikâyeye dâhil olmasıyla birlikte, baba-kız ilişkisinin karşısına güçlü bir anne figürü yerleşiyor. Hanna ile Marissa arasındaki çatışma, yalnızca av ile avcı arasındaki mücadele değil; aynı zamanda psikanalitik açıdan Elektra kompleksi üzerinden de okunabilecek sembolik bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Hanna'nın Marissa'yı çağrıştıran ajanı acımasızca öldürmesi ya da ilk karşılaşmalarında Marissa'nın Hanna üzerinde mutlak bir otorite kurmaya çalışması, bu psikolojik gerilimin görsel karşılıklarını oluşturuyor.

Joe Wright ise bütün bu çatışmayı gerçekçilikten çok bir masal atmosferi içinde anlatmayı tercih ediyor. Soğuk ve mat görüntü paleti, uzun takip planları ve aksiyon sahnelerindeki ritim duygusu, filmin stilini güçlendirirken; The Chemical Brothers'ın elektronik müzikleri yalnızca sahnelere eşlik etmekle kalmıyor, gerilim ve aksiyonun ritmini doğrudan belirleyen bir anlatı unsuruna dönüşüyor.

Saoirse Ronan ile Cate Blanchett'in karşılıklı performansları da filmin en güçlü taraflarından biri. Ronan'ın kırılganlık ile ölümcül soğukkanlılığı aynı bedende buluşturan oyunculuğu, Blanchett'in kontrol takıntısıyla şekillenen tehditkâr varlığıyla etkileyici bir denge kuruyor.

Sonuç olarak Hanna, görünürde bir aksiyon filmi olsa da; büyüme, kimlik inşası ve ebeveyn figürleriyle hesaplaşma üzerine kurulmuş modern bir masal. Joe Wright da bu masalı görsel estetiği ve ritim duygusuyla destekleyerek, kariyerinin en özgün işlerinden birine imza atıyor.

Yorumlar