Kaybedenler Kulübü



90'larda İstanbul'da yaşamıyordum. Daha çok misafir oyuncuydum Kadıköy ve İstanbul sokaklarında. Bu yüzden Akmar Pasajı'nın ve Kadıköy'ün Beat Kuşağı'ndan beslenen ruhunu bütünüyle yaşamaktan çok, uzaktan gözlemleyebildim.

Kaybedenler Kulübü, tam da bu dönemin içinden çıkmış bir radyo programının hikâyesini anlatıyor. İlk bakışta film günümüzde geçiyormuş hissi uyandırıyor. Ancak bu yanıltıcı bir izlenim. Çünkü filmin beslendiği Akmar, Kadıköy ve Barlar Sokağı bugün artık bambaşka yerler. O kültürel iklim büyük ölçüde dağılmış durumda. Bu nedenle Kaybedenler Kulübü'nü ait olduğu 90'lar bağlamının dışına çıkararak okumak pek mümkün görünmüyor.

Filmin bende yarattığı rahatsızlığın temel nedeni de tam burada başlıyor. Kuşkusuz bunda kendimden izler bulmuş olmamın da payı var. Ancak film, 80 darbesi sonrasında büyüyen apolitik kuşağın ruh hâlini aktarırken, bu ruh hâlini sorgulamak yerine zaman zaman romantize ediyor. Mete'nin "Hayatımın on yılını hatırlamıyorum." sözü yalnızca kişisel bir hafıza kaybını değil, 12 Eylül'ün yarattığı toplumsal unutmayı da ima ediyor.

Ne var ki filmin "öylece durmayı", akışına bırakmayı ya da hayata mesafeli durmayı varoluşçu bir tavır gibi sunması problemli bir noktaya dönüşüyor. Bu yaklaşımı Sartre, Nietzsche ya da Camus gibi düşünürlerle aynı çizgide değerlendirmek, onların felsefesini fazlasıyla indirgemek olur. Çünkü bu isimler edilgenliği değil, insanın kendi varoluşunun sorumluluğunu üstlenmesini savunuyordu.

Bu noktada aklıma David Fincher'ın Fight Club'ı geliyor. O film, X kuşağının krizine mülkiyetten ve tüketim kültüründen radikal bir kopuş önererek cevap veriyordu. Kaybedenler Kulübü ise çok farklı bir yerde duruyor. Kaybetmeyi bir varoluş biçimi olarak estetize ediyor; ama bunu çoğu zaman gerçekten kaybetmiş insanların değil, önce sahip olup sonra kaybetmiş gibi davranabilenlerin ayrıcalığı üzerinden kuruyor.

Belki de filmin en tartışmalı yanı burada yatıyor. Çünkü gerçek kaybedenlerle, "kaybeden" kimliğini romantik bir poza dönüştürenler aynı şey değildir. Kaybedenler Kulübü, bu ikisi arasındaki çizgiyi zaman zaman belirsizleştiriyor ve tam da bu nedenle rahatsız edici olduğu kadar üzerine düşünmeye değer bir film hâline geliyor.

Yorumlar