I am Love


Luca Guadagnino'nun I Am Love'ı, geleneksel bir İtalyan ailesinin günler öncesinden hazırlıkları yapılan görkemli bir yemek sahnesiyle açılıyor. Daha ilk dakikalarda yalnızca bir aileyi değil, belirli kurallar üzerine kurulmuş bir düzeni izlediğimizi hissediyoruz.

Ailenin ve şirketin kurucusu olan büyükbaba, emekliliğiyle birlikte yönetimi oğluna ve torununa devrediyor. Bu değişim yalnızca şirket yönetiminde yaşanan bir kuşak değişimi değil; aynı zamanda aile içinde başlayacak dönüşümün de habercisi oluyor. Şirket aile şirketi kimliğinden sıyrılıp küresel sermayeye açılmaya hazırlanırken, aile bireyleri de kendi bastırılmış kimlikleriyle yüzleşmeye başlıyor. Ailenin kızı eşcinsel kimliğini görünür kılarken, Rus gelin Emma ise oğlunun daha mütevazı bir çevreden gelen arkadaşıyla tutkulu bir ilişkiye sürükleniyor.

Guadagnino, aileyi sıcak bir yuva olmaktan çok, kurallarla işleyen bir şirket gibi resmediyor. Dışarıdan bu yapıya katılan Emma'nın yaşadığı yasak aşk ise yalnızca bireysel bir tutku değil; yıllardır bastırılmış arzuların bu mekanik düzeni içeriden sarsmasının da simgesi hâline geliyor. Özellikle doğanın içinde yaşanan tutkulu birliktelikler, filmin sonunda yaşanacak büyük kırılmanın duygusal zeminini hazırlıyor.

Filmin görsel dili de bu çatışmayı sürekli besliyor. Tıpkı A Single Man'de Tom Ford'un renk paletiyle karakterlerinin ruh hâlini görünür kılması gibi, Luca Guadagnino da mevsimleri, yemekleri ve doğayı duyguların taşıyıcısı olarak kullanıyor. Sofra etrafında kurulan düzen; gelenek, aile ve burjuva ahlakını temsil ederken, doğa ise arzunun, özgürlüğün ve bedenin alanına dönüşüyor. Film boyunca aile sofranın etrafında toplanırken, arzular hep o masadan kalkıp doğaya kaçıyor.

Bu yüzden I Am Love, görünürde bir yasak aşk hikâyesi anlatırken; derinlerde geleneksel aile yapısının çözülüşünü, küreselleşmenin yarattığı dönüşümü ve bireyin bastırılmış arzusunun kaçınılmaz biçimde yüzeye çıkışını anlatan zarif ve görsel açıdan büyüleyici bir dram olarak öne çıkıyor. Guadagnino'nun kamerasında yemek yalnızca bir ritüel, doğa ise yalnızca bir mekân değildir; biri toplumsal düzeni, diğeri ise o düzenin bastırmaya çalıştığı arzuyu temsil eder.

Yorumlar