
Darren Aronofsky'nin Black Swan'ı, Lacan'ın İmgesel, Simgesel ve Gerçek düzenleri üzerinden okunabilecek en güçlü filmlerden biri.
İmgesel, öznenin henüz doğal olandan bütünüyle kopmadığı evredir. Nina'nın annesi de tam bu alanı temsil eder. Kendi gerçekleştiremediği balerin olma hayalini kızının üzerinden tamamlamaya çalışırken, Nina'yı birey olmaktan çok kendi arzusunun uzantısına dönüştürür. Trajik olan ise annenin daha önce aynı yolu denemiş ve başarısız olmuş olmasıdır.
Simgesel düzen, kültürün, dilin ve otoritenin alanıdır. Thomas'ın Nina'nın hayatına girmesiyle birlikte bu düzen devreye girer. Siyah Kuğu'ya dönüşebilmesi için Nina'nın yalnızca teknik olarak değil, bastırdığı arzularıyla da yüzleşmesi gerekir. Böylece annesinin temsil ettiği İmgesel dünyadan koparak kültürel düzenle uzlaşmaya zorlanır. Nina'nın geç gelen ergenliği, cinsel uyanışı ve bedensel metamorfozu da bu geçişin parçaları hâline gelir.
Ancak Lacan'ın Gerçek dediği alan ne İmgesel'e ne de Simgesel'e tam olarak dâhil olabilir. O, her iki düzenin de dışında kalan eksikliktir; hiçbir zaman bütünüyle temsil edilemeyen, dile getirilemeyen boşluk...
Nina'nın sahnedeki kusursuz dönüşümü ve finalde ulaştığı performans, aslında bu eksikliği kapatma çabasının doruk noktasıdır. Fakat Gerçek'e ulaşmanın bir bedeli vardır. Haz ilkesinin ötesinde artık mutluluk değil, acı ve ölüm bulunur.
Bu yüzden Nina'nın finalde söylediği "Mükemmeldim." sözü yalnızca sanatsal bir başarıyı değil, öznenin kendini tüketerek mutlak hazza ulaşma arzusunu da ifade eder. Nina'nın ölümü bir yenilgi değil; kusursuzluğu ararken hazzın sınırını aşmasının kaçınılmaz sonucudur.
Black Swan, bu yönüyle yalnızca bir psikolojik gerilim değil, arzunun, kimliğin ve mükemmellik saplantısının trajik bir psikanalitik anlatısıdır.
Yorumlar