
David Fincher'ın başyapıtı Fight Club'ın üzerinden on yıl geçti. X kuşağının hayal kırıklıklarını, gerçekleşmeyen değişim arzusunu ve sisteme yabancılaşmış kaybeden karakterlerini anlatan o filmin ardından Fincher, bu kez rotasını Y kuşağına çeviriyor.
Y kuşağını anlatan bir filmin internet ve bilgisayar ekseninde şekillenmesi de kaçınılmaz. The Social Network, Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in siteyi yaratma sürecine ve bu süreçte arkadaşlarıyla yaşadığı hukuki çatışmalara odaklanıyor. Ancak filmin asıl anlattığı şey bir internet sitesinin kuruluş hikâyesinden çok, dijital çağın insan ilişkileri.
Fight Club'daki öfkeli, sert ve ajite anlatımın yerini bu kez daha yalın, daha soğukkanlı bir üslup alıyor. Fincher artık yumruklarla değil, klavye tuşlarıyla kurulan iktidarı anlatıyor. Tyler Durden'ın sistemi yıkmaya çalışan anarşist tavrının yerini, Zuckerberg'in sistemi içeriden dönüştüren girişimci karakteri alıyor.
Ama iki filmin ortak noktası değişmiyor. Fight Club nasıl tüketim toplumunun yarattığı yalnızlığı anlatıyorsa, The Social Network de dijital çağın görünürde birbirine bağlı ama gerçekte giderek yalnızlaşan insanlarına bakıyor. Zuckerberg ve temsil ettiği Y kuşağı, binlerce "arkadaş" arasında bile gerçek bir ilişki kurmakta zorlanan yeni bir yalnızlığın simgesine dönüşüyor.
Belki de bu yüzden The Social Network, bir internet sitesinin kuruluş hikâyesinden çok, sosyal ağlar çağında giderek asosyalleşen insanın portresini çizen sakin ama etkili bir hiciv olarak öne çıkıyor.
Yorumlar