
J.J. Abrams'ın Star Trek serisini yeniden başlatacağı açıklandığında beklentiler oldukça yüksekti. Özellikle Lost, Alias ve Fringe gibi yapımlarla geniş bir hayran kitlesi kazanan Abrams'ın, bilimkurgu tarihinin en önemli markalarından birine nasıl yaklaşacağı büyük merak konusuydu.
Film vizyona girdiğinde ise ortaya iki farklı değerlendirme çıktı. Bir Star Trek filmi olarak bakıldığında, serinin felsefi yönünü ve keşif duygusunu geri plana iten bir yapım izliyoruz. Ancak saf bir bilimkurgu-aksiyon filmi olarak ele alındığında ise son derece tempolu, eğlenceli ve teknik açıdan başarılı bir seyirlik sunuyor.
Abrams'ın en büyük tercihi, Star Trek'in klasik anlatısını yeniden üretmek yerine kendi sinema dilini seriye taşımak olmuş. Hızlı kurgu, yüksek tempo, sürekli hareket hâlindeki kamera ve karakterler arasındaki dinamik ilişkilere yaptığı vurgu, yönetmenin televizyon ve sinema kariyerinden alışık olduğumuz bir anlatı biçimi. Özellikle gizem yaratma ve seyirciyi sürekli bir sonraki sahneye taşıma isteği, yer yer Lost'un hikâye kurma anlayışını hatırlatıyor.
Bu nedenle film yeni seyirciler için seriye başarılı bir giriş noktası olsa da, uzun yıllardır Star Trek'i takip eden izleyiciler için aynı ölçüde tatmin edici olmayabilir. Çünkü bu kez merkeze keşif, bilim ve fikirler değil; aksiyon, tempo ve görsel gösteri yerleşiyor.
Sonuçta ortaya çıkan film, başarılı bir yeniden başlangıç olmasına rağmen, klasik Star Trek ruhundan çok J.J. Abrams'ın sinema anlayışını yansıtan bir yapım. Bir Star Trek macerasından ziyade, Abrams'ın imzasını taşıyan enerjik bir bilimkurgu serüveni izliyoruz.
Yorumlar