The Reader


The Reader, ilk bakışta yasak bir aşk hikâyesi gibi görünse de, ilerledikçe suç, vicdan, hafıza ve savaş sonrası hesaplaşma üzerine kurulu güçlü bir drama dönüşüyor. Filmin en büyük dayanağı ise kuşkusuz oyunculuk performansları. Kate Winslet'ın En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını kazandıran Hanna Schmitz yorumu da bunun en önemli kanıtı.

Stephen Daldry'nin Billy Elliot ve The Hours gibi filmleriyle kıyaslandığında The Reader, yönetmenin en güçlü işi olmayabilir. Buna rağmen sağlam kurgusu ve oyuncularının performansları sayesinde ilgiyi sonuna kadar canlı tutmayı başarıyor.

Film, genç Michael Berg'in kendisinden yaşça oldukça büyük olan Hanna Schmitz ile yaşadığı tutkulu ilişki üzerinden başlıyor. Ancak Hanna'nın aniden ortadan kaybolmasıyla birlikte anlatı yön değiştiriyor. Yıllar sonra Michael'ın onu bir savaş suçları mahkemesinde sanık olarak görmesi, filmin kişisel hikâyesini Almanya'nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmasına bağlıyor.

The Reader, suçluluk ve masumiyet kavramlarını kolay cevaplarla açıklamaya çalışmıyor. Bireysel duygular ile tarihsel sorumluluğu sürekli karşı karşıya getirerek, seyirciyi rahatsız edici ahlaki sorularla baş başa bırakıyor. Bu yönüyle yalnızca bir aşk hikâyesi değil, savaş sonrası kuşakların geçmişle kurduğu ilişkinin de etkileyici bir portresini sunuyor.

Yorumlar